‘tavanarası’ Kategorisi için Arşiv

Söylenememiş sözlerin masumiyetini kuşanır da arındırır yerin üstünü altını yağmur. Sonrasıyla da sarar, kucaklar, fena yaşantıları olmamışlığa büründürür.

B yüzü şarkılarına da benzetebilirsin olmadı. Ne çok keşfedeceklerin vardır içlerinde geç zamanlarda. Bir omuz kalmamış gözükür. Toprak ıslanmıştır da, kökler kurudur, iflah olmazlar.

Semt pazarlarından ardakalan sebze döküntüleri gibidir yağmur sonrasını özlemek. Sabırla, metanetle sahibini bekler. O sahip öyledir ki utanır herkeslerden, eğilip de yere, topladığı için soluk, buruş buruş döküntüleri.

Yağmurdan uzak duranlar, içteki, içerideki, için ta dibindeki gün yüzü görmemiş kiri ölesiye unutmamak istemekten kaçınırlar. Onlara acınır elde olmaksızın. Dünyanın pası kirletmesin diye ondan da uzak tutmuşlardır parmak uçlarını. Tetanozdan sakınmak için, el değmemiş ruhlarını. Bilirler mi ki demir demiri keser, bilmezler mi ki söker çivi çiviyi. Yağmurun eşit dağılımlı antipas tabakası üzerine bir kat: Yağmur sonrasının parlak turuncusu. Bir kat: Yüzünü cömertçe gösteren yağmur sonrası güneşinin aristokrat duruşlu sarısı. Ve son kat: Terkedilişe sunulan gecikmeli terkediş cevabının acı kayısı çekirdeği tadı. Yağmur burar. Yağmur sonrası, burukluğu gidermeye çabalar. Tam ikisinin arasında kararsız, kalakalırsın. Seçsem mi? Neyi seçsem? Usulca toprağa karışmanın doğallıkla malul ihanetiyle iliklerine kadar sırılsıklam olmayı mı? Her zehirsi bitişin ilaçsı bir başlangıca tekabül edişinin apaçık, pervasızca apaçık, müdanasız hakikiliğiyle yüzleşmenin duru, esanssız, yalın halini mi?

Ölülerin ölülere yol gösterdiği resmedildi. Yitiklerin yitikler peşinde koştuğu yazıldı. Cümlelerin bağışlanması imkansız birer cürüm olduğu kayda alındı. Yağmur, düzgün ve arık ifadesini arayan ruhların çatlak, kayaç toprağına bütün yağış biçimleriyle tahkiye edildi. Sicim sicimi, bardaktan boşanırcası, siğim siğimi, iri irisi… Bundan ötesi, yağmur sonrasının ozonlu, serin, ipeksi havasının yerini bırakacağı bildik havalara açılan klasik, sıradan, sıkıcı bir serüvensizliktir. Yazmaya gerek yoktur.

Yağmur mu, pardon? Ne dediğimi bu uğultuda unuttum gitti. Unutmanın temizleyiciliğine sığınırım (bazen).

Hımm, ne diyordum sahi? Dur, düşüneyim. Ah evet, işte böyle de ak paktır yağmur.

Sonrasıyla, öncesini yıkamışlığıyla.

________________________________________________

(*) Şurada yayımladığım yazı bu yazıyı doğurdu. Sanki devamı gelecek gibi…

(**) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 16.07.2008 – 22:14 Posted by | TAVANARASI | 1 Yorum |

Reklamlar

“Bu saf, bu boş telaş, ve bu donmuş çığlık!”

“Görünmez bir haça çakılmış böcek olma duygusu, kozmik ve sonsuz-küçük dram, acımasız ve kavranılmaz bir elin üzerimdeki o ağırlığı.

Kendime bir gülümseme uydurmalı, onunla donanmalı, onun koruması altına girmeliyim; dünya ile aramda kalkan olabilecek birşeyim olmalı, yaralarımı gizlemeli, kısacası maske eğitimine başlamalıyım.”

“Boşluğun bile varolmadığı zamanı sabırsızlıkla bekle”yen Cioran, bunları söylüyor Defterler’inde.

Sonsuz-küçük dram, diğer kozmik olanla; sonsuz-büyük dramla eşdeğer değil midir? Bu ikisinin sarmalında (ya da sarkacında) upuzun bir kısacıklığın adını hayat koymuşlar olarak dikilip durmaz mıyız orta yerde? Kâh dengemizi yitirip düşerek, kâh deli cesaretiyle iki nokta arasındaki en kısa mesafe yarışmasına katılarak…

Kendimize uydurduğumuz gülümsemelerin sepetine attığımız, acılı jestlerle güçlendirilmiş acıklı mimikler, dünyayla aramızdaki kalkanın su ve inanç olmasa bile inanç-arzusu katılmış çeliği, ustalıkla gizlenmeye çalışılıp kabak gibi meydanda durduğu unutuluveren yaralar, orasının burasının eprimişliğiyle çok ve yerli yersiz kullanılmışlığını belli eden maskeler… Nedir bütün bunlar?

“Boşluğun bile varolmadığı” zaman var idiyse, bunu bilemezdik biz. Bunu o zamanlar bilemeyeceğimiz için boşluk bile var değildi belki. Boşluğun bile varolmayacağı zaman, boşluğun bile varolmadığı zaman değildir oysa ve ne yazık. Araya görmüş geçirmişlikler, çoğaldığımızı vehmettiğimiz deneyimler, gerekli gereksiz keskinlikler, gözaldatan parıltılar, tehlikeli karaltılar, hep uzayan ve oraya buraya çekiştirilen gölgeler, ötekilikler ve berikilikler, bir sürü anlam ve anlamsızlık yüklü kelime girdi. Ki çıkmaz.

On insanyılı önce günlerden bugün annem öldü. Ben bir yazı yazdım. Annem öldü diyebildiğime göre ben halâ varım’ı kaleme almak istediğim bir yazı. İşte bu yazı.

Ama ben başka bir yazı daha yazdıydım. İsterseniz onu okuyun asıl. Bunu okumamış gibi yapın, ben bilmezlikten gelirim, söz.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 09.08.2008 – 21:51 Posted by | TAVANARASI | 1 Yorum |

bugün annem öldü…

Yayınlandı: Ağustos 9, 2011 / tavanarası

Frankfurt Okulu deyince aklıma çok saygı duyduğum isimler gelir. “Minima Moralia”nın yazarı, ünlü düşünür, toplumbilimci, müzikbilimci ve kompozitör, eleştirel kuramın savunucusu Adorno bunlardan biridir. Bir Alman şarkısındaki “Yeryüzünde sahip olduğum en sevgili toprak / Anababamın mezarı olan çimenli tümsektir” cümlesi Adorno’nun şimdi hatırlayamadığım bir eserinde zikredildiği gibi, yanılmıyorsam eğer, Anthony Burgess’ın o müthiş etkileyici eseri “Otomatik Portakal”da da geçer. Bense hiçbir özel bağlama gönderme yapmaksızın kullanacağım bu cümleyi. Ne yazık ki annemle babamın aralarında kilometrelerce mesafe var. Aynı anda ziyaret etmem, aynı anda mezarlarını sulamam, aynı anda aynı düşünceleri kafamdan geçirmem, aynı anda aynı duyguyu yaşamam imkansız. Babamdan on ay sonra göç etti annem dünyadan. Yeryüzünde ondan kalan nedir diye düşündüğümde saydıklarım, sizin de kendi anneniz için sayabileceğiniz şeyler. Fark hiç mi yok? Fark, anlamlandırmada mı? Fark, farkında olabilmede mi? Belki hepsi, belki daha da azı ya da fazlası. Ama birşey var ki inkâr edemem: Yeryüzünde sahip olduğum en sevgili toprak / annemin mezarı olan çimenli tümsek… Sanırım bir de yeryüzünde sahip olabileceğim en “rahat” toprak var: Üzerinde kemiklerim ağrımadan uyuyabileceğim, nereden geldiğimi belki de artık biliyor olacağım, alçaklığa/namussuzluğa/vicdansızlığa karşı yükselttiğim sesten uzaklaşmış olmanın verdiği umarsızlık dışında canımı sıkan herşeyden kurtulmuş olacağım toprak…

Bugün, annemin ölümünün üzerinden sekiz yıl geçtiğinin günü. Eksildim, evet. Parçası olduğum bütünün benim dışımdaki kısmı gitti ve böylelikle bütünümün eksilişinden ben de etkilendim, demek ki ben de eksilmişim –çünkü bu, bildiğimizden farklı bir matematik. Ama çoğaldığım da bir gerçek; annemden kalan bütün anıları, bütün ortak düşlerimizi, ortak arzularımızı, birbirimize duyduğumuz sevgilerin bütün benzer ve farklı yönlerini, dokunuşunun yokluğuyla gelen acının anne sevgisinin özgül ağırlığını daha da artırışıyla…

Eksildim ve çoğaldım. Bunlar birbirini eşitler mi? Dedim ya, farklı bir matematik tutar elimizden bu durumda. Bunlar birbirini besleyecektir. Eksildikçe çoğalacak, çoğaldıkça eksildiğimi hissedeceğim bu ölümle. Bu ölüm, annesizlik anlamı mı yüklenmiştir? Değil. Annem vardı, halâ var. Yokluktan sevgiyi doğuran annem, doğurduğuyla kalmadı, besledi, büyüttü. Yokluğuyla var şimdi. Çünkü ben varım, çünkü ben yaşadıkça bende yaşayacak olan da o. Böylelikle biraz daha çoğalacak, biraz daha güçleneceğim. Bütün anneler bunun içindir: Seni güçlendirir, sana hiçliği yoksama, hayatı kutsama gücü verir, yokluğa dayanma aşısı yapar. Yaşarken varlığıyla, ölüyken yokluğuyla.

Bugün annem öldüydü. Dondurmayı çok severdi. Kızım da çok seviyor dondurmayı. Annemin öleceğini anladığım –ve onun artık bir daha dondurma yiyemeyeceği– günlerden birinde, ona, hastaneye giderken yolda bir dondurma alıp yedim. Kızım da benim için bunu yapsın. Yapsın isterim. Dondurma yesin. Kızım beni bir külah dondurma diye hatırlasın. Hayata duyulan sevgi diye hatırlasın, hayattan alınan hazza karşılık hayata borcunu ödeme kaygısıyla bir külah dondurma yalayış süresince hayata ve Yaratıcı’nın esirgeyişine sunulan küçücük bir sevgi topağı diye.

Annem öldü. Ölümle karşılaştım. Selam verdim. Öptüm annemin romatizmadan kurtulmuş, hafifleyip rahatlamış bedenini, çok uzaklara kaçırdığı gözlerindeki bakışsızlığın boşluğunu. Elveda demiyorum anne, dedim. Sana anlatacaklarım olacak anne, dedim. Kızım büyüyecek dedim. Ben yaşlanacağım dedim. Senden sonra arkadaş edineceğim kedinin alnında peygamberinin imzasını arayacağım senin için, dedim. Sen öyle derdin ya dedim. Sana, Yaratıcı’ya öfke duymadığımı, aslında onu çok sevdiğimi senin anlayacağın dilde anlatamazdım, dedim. Tanrı’ya varmanın, iptida ona isyan ederek, ilkin ona kızarak, onu yoksayarak ve yok sayarak çileli, ama çok daha olgunlaştırıcı olabileceğini denemek istedim, dedim. Berkitilmişliktir bu dedim. İleride anlarsın belki dedim. Şimdi sen belki anlatırsın ona. Herkes biraz ana kuzusudur anne. Ve Tanrı bunu bilir.

Lincoln, okuduğu en güzel kitabın annesi olduğunu söylemiş vaktiyle. Brecht, Kafkas Tebeşir Dairesi’ni çizmiş. Gorki koca bir kitap yazmış. Yesenin, “(…) uyandırma beni sekiz yıl önce / uykumu böldüğün gibi gün ağarmadan demiş. Bachmann, o yüce kadın, sormuş annesine akşamları, “günleri nasıl yorumlamalıyım / ve nasıl geceye hazırlanayım diye”.

Ve Lorca, “Şaşkın Şarkı”nın sözlerini yazıvermiş bir çırpıda. Ve Ruhi Su düzenlemiş:

Ana, ana,
gümüş olmak istiyorum,
gümüş olmak istiyorum.

Oğul, oğul,
çok üşürsün sonra,
çok üşürsün sonra.

Ana, ana,
su olmak istiyorum,
su olmak istiyorum.

Oğul, oğul,
çok üşürsün sonra,
çok üşürsün sonra.

Ana, ana,
yastığına işle beni,
yastığına işle beni.

Oğul, oğul,
olur hemen şimdi,
olur hemen şimdi.

Ve oğul’un gözlerinden üç damla yaş süzülmüş bu şarkının sözlerini bloguna aktarırken.

Bir damlası yere düşmüş.

Bir damlası, yüreğinin içine.

Bir damlası da, bu yazıyı okuyanların anne ve hayat tasavvurlarına.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 09.08.2006 – 17:54 Posted by | TAVANARASI | 42 Yorum |
(**) 2008’de yazdığım yazıyı da birazdan burada yeniden yayımlayacağım. GB’nde de bugünkü okunabilir.

 

bay cy ach (3)

Yayınlandı: Şubat 4, 2011 / tavanarası

Hikâyenin hikâyesi (3)

Soğuk metal tadındaki rüzgar binaların gece laciverdiyle uyumluydu, birşeyler fısıldıyordu getirdiği keskin serinlikle. Uzak arabaların uğultusu eşlik ediyordu bu uyuma. Parlak gökyüzünün bellibelirsiz ışıldayan yıldızlarıyla her zamankinden cüsseli, diri ayın tezadı dikkat çekiciydi.

Ölü adam, öldüğü tarihi düşürdü aklına. Tamı tamına onyedi yıl. Acıkma, susuzluk nedir bilmiyor, sokaklarda yürümüyor, düşünmüyor, tek kelime etmiyor, görmüyordu etrafta olup biteni. Ama yine de yaşıyordu. Ölüyken yaşamak ne demek siz bilmezsiniz. Siz yaşarken ölü olmayı da pek bilmezsiniz sanırım. İlkiyle ikincisi arasında zorunlu bir bağ yoktur. Hatta yaşarken yaşıyor olmanın devamıdır bile bu. Rütbe alınmıştır, taltif edilinmiştir bir nevi sanki.

Bu adamın Bay İğtiğ Cy Berg Ach ve aJan Thereis (There-is) ile ilgisi ne olabilirdi? Ya da ne ilgisi olabilirdi?

Dünya dönüyor. Belki de budur ilgi. Dünya dönüyor, uzak yerlerden birinde gecenin kuytusunda bir cinayet işleniyor, kadının biri çığlıklar içinde, başka bir uzak yerde çöpler toplanıyor, sokaklarda uyku mahmuru tek tük insanlar, yine bir başka uzak yerde başka şeyler…

Ölü adama ÖlüAdam diyeceğiz.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 15.03.2009 – 11:22 Posted by metinTAVANARASI | 2 Yorum |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)

bay cy ach (2)

Yayınlandı: Ocak 25, 2011 / tavanarası

Hikâyenin hikâyesi (2)

Kaçıncı sayfada unuttum şimdi, aJan Thereis, dramatik çatışmanın karşı-unsuru olarak hikâyeye usulca sokulur. (Sok-ulur, sokul-ur.) Bu, onun marifeti olduğu kadar, hayatın da azizliğinden ileri gelmektedir. Thereis’in de tıpkı Bay Cy Ach kadar ilginç biri olduğu su götürmez. Hikâyemizin olay örgüsü, ritmi, temposu, şusu busu bir yana, bu iki karakter bir yana desek yanlış yapmış olmayız. Biliyor musunuz ki aJan Thereis olmasaydı Bay Cy Ach da olmazdı. Bilmiyorsunuz, nereden bileceksiniz. Ama göreceksiniz bunu. Ya tersi? Hayır, Bay Cy Ach olmasaydı aJan Thereis yine olurdu, gelgelelim bu hikâye kaleme alınmazdı da başka bir hikâyenin kapısı aralanırdı belki.

Şu ana kadar ne Bay Cy Ach ne de Thereis hakkında dişe dokunur bilgi edindiniz. Acele etmeyin, sırası gelecek herşeyin. Daha yeni giriştik söze. Senaryo yazmanın püf noktalarını öğreten bir yazıda söylendiği üzere, “gizemli ulumalarla kederini geceye boşaltan bir köpek, kapanan bir kapı, gülümseyen bir bebek, damlayan bir musluk, bir insanın (bir oyuncunun?) yüzü veya her türden ruh sancısı: ihtiras, kıskançlık, hırs, özlem, pişmanlık, hüzün, acı… herşey bir senaryoyu başlatabilir.” Bakalım bizim hikâyemiz nasıl başlayacak…

Ama durun, önce altbaşlığın hakkını verelim, değil mi ya.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 08.02.2009 – 16:58 Posted by metinTAVANARASI | 2 Yorum |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)

bay cy ach (1)

Yayınlandı: Ocak 24, 2011 / tavanarası

Hikâyenin hikâyesi (1)

Bay İğtiğ Cy Berg Ach, arzunun, bir sis tabakası gibi üzerine çöktüğü halde havayı puslandırıp karartmak şöyle dursun daha da berraklaştırıp aydınlattığı bir şehri hayal etmişti. Bu şehirde ölülerin gömülmesi diye bir sorun yoktu; insan son nefesini verirken huzur içinde gözlerini yumuyor, dudaklarının kenarına baldan tatlı bir gülümseme iliştiriyor, ardında bıraktıklarının hiçbir şey olmamışçasına, kaldıkları yerden hayata karışmaları için kulaklarına “Hadi bakalım ahbaplar, benden bu kadar, siz devam edin eğlenceye!” diye fısıldıyordu sanki ve ölüler ülkesine göçüp giderken yalnızca suyu çekilmiş, kurumaya yüz tutmuş bedenini götürüyor, ruhunuysa öldüğü şehrin eğri büğrü sokaklarına, irili ufaklı evlerinin sandık odalarına, çatı aralarına ve ikindi üzerleri okul çıkışı sokaklarda oyun peşinde koşuşturan çocukların neşeli çağrışmalarına parça parça iliştiriyordu. Şehir, bir büyük gözün sırf kendisi için gördüğü ve gördüğünü kendine sakladığı bir arı kovanı gibiydi. Bir arzular bileşkesi olan arzu (ki büyük harfle başlatmak mı gerekir adını, evet, belki de), geceleri koyu ama yumuşak bir laciverdî örtüye bürünüyor, böylelikle gecenin bir taklitçisi oluyor, ağaran tanla birlikteyse ufuk çizgisinin bildik ve buna rağmen tuhaf sarılığında eriyip gidiyordu. Yok, erimiyordu. O da renk değiştiriyor, gökyüzünde uyumsuz bir yıldız gibi asılı durmayı kendine yediremiyordu –doğrusu bu.

Belleği anılarla nakış gibi işlenmemiş bir adamın hayalleri de olamaz bence. O yüzden diyorum ki Bay İğtiğ Cy Berg Ach (ya da kısaca Bay Cy Ach) çok yaşlı biriydi, neredeyse ihtiyar diyebileceğimiz kadar yaşlı. Lâkin hiç göstermiyordu. Hatta çocuk deseniz yeri vardı –akıllı uslu bir çocuk, büyümüş de küçülmüş değil ama akıllı ve uslu. Görünüşünde ilk elde rahatsızlık veren, uyumsuz gözüken birşey yok değildi, ancak bunun ne olduğu, olabileceği hususunda bir oydaşma sağlamak pek de mümkün müdür bilmem. Belki de mümkündür, hatta çok kolaydır bile. Yine de ben bunun hakkında en azından şimdilik bir fikir yürütmeyecek, daha doğrusu fikrimi kendime saklayacağım. Diyebileceğim şu ki, Bay Cy Ach sıradan biri değildi, hem içi hem dışıyla.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 07.02.2009 – 21:12 Posted by metinTAVANARASI | Yorum yapın |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)

yazılmamış önsözler (1)

Yayınlandı: Ocak 18, 2011 / tavanarası

Memleketten yeni gelmedim abiler.

Şu elimde görmüş olduğunuz müstesna kitabın hediyesi… diyeceğimi sanıyorsanız da yanılıyorsunuz.

Martılara simit de atmayacağım, ben olmasam ne halt edecekler?

Velhasıl, bakmayın, ben de yolcuyum.

Bu kitabın ve bu vapurun yolcusuyum.

Siz görmeseniz de yanıma yedek anahtar, isviçre çakısı, zincir, çekme halatı, aspirin, tentürdiyot, sargı bezi, hayatta kalma kılavuzu, bir de çağımın, toplumumun ve sevgilimin tırnak izlerini almayı unutmadım.

Gerçi bunlar ne işe yarayacak onu da bilmiyorum ya olsun, tedbir tedbirdir.

Neyse, lafı sündürmeyeyim saygıdeğer abilerim ablalarım, ben şuarayı severim. Ense kulak yerinde olanları da, çirozları da. Ama öyleleri vardır ki şair olduklarını bile bilmezler; şiir bir biçimde sızmıştır içlerine, esir kılmıştır onları. Şampanya gibi afili değil, su gibi sade bir esarettir bu. Onlar zaten şiir de yazmazlar, yazarlar yalnızca ve yazdıkları ne olursa olsun sonuçta şiirdir. İşte bunları daha bir severim. Aranızda şiir okumayı seven biri varsa beni anlayacaktır; şiir sevmeye başladın mı bir kez, iflah olmazsın, gece kedi gibi görürsün herbir şeyi artık, gündüz de it gibi koku alırsın.

Böyle aylak aylak sürterken şehrimde, –hangi şehirde dolaştığımın ne önemi var– ayaklarım beni kendiliğinden bir sokağa sürükledi. Şehrin neredeyse tam göbeğinde olmakla birlikte yine de şehirden uzak bir sokaktı bu.

Sokakta dikkati çekecek hiçbir aykırılık yoktu yok olmasına da, bu benim adımlarımın yönünü değiştiremedi bin kunduz aşkına, içimdeki ses oradan tornistan edip bir an önce ikilemem gerektiğini üflüyordu kulağıma!

O sokakta Bay Palomar oturuyordu, adını sık sık değiştiren Bay Palomar. Öylesine sahiciydi ki, İtalya’dan, bir romanın sayfaları arasından çıkıp gelivermişti. Kendine bulduğu yeni isim, epey lastikli ve eğlenceliydi:
Ellerimizinarasındasözcüklerinulaşamadığıensonanlamlaraerişebilmekamacıylaeskibirboşlastikdöndürenhepimizdenbiri.

Bu adı, kadim dostu, yazar Italo Calvino esinlemişti ona. (Bu iki ahbap çavuş da şair olduğunu bilmeyen -ya da bilmezlikten gelen- takımındandı.)

Koca sokakta Palomar’ın evini nasıl ayırdettim, sonra ne yaptım, bunları geçelim. Tek söyleyeceğim, allak bullak bir ruh haliyle eve dönüp odama kapandığımdır. Beni bağışlasın, şairin –Bay E…i’nin yani– evine daldım o geceyarısı, hırsız gibi. Hiç kusura bakmayın; bir şairin evi, odası, masası nasıl betimlenir beklemeyin benden bunu. Her ev gibi bir evdi işte, gamın kasavetin ufak tefek sevinçlerle karıldığı; velâkin keder, melal, hüzün ve yeisin alelâde evlerdekinden epeyce farklı ince yükler taşıdığını ve bütün bunların koskocaman, mütevazı, süssüz püssüz, gösterişten hoşlanmayan ve nedeni kendinde bir yaşam sevincinin şemsiyesi altında toplandığını hissedeceğiniz bir ev, bir oda, bir masa. Ufak bir kız çocuğunun da orada yaşadığını belli eden izler, üzerinde zamanın tozuyla kapıdan pencereden giren tozun ayırdedilemezcesine birbirine karışmasıyla sıradışına çıkmış eşyalar, iki üç kedi –her şiirhanede en az bir tanesi arzıendam etmez mi–, ucu sipsivri açılması ihmal edilmemiş ve biraz da bu yüzden korkuyla karışık saygı uyandıran kurşunkalemler filan işte…

İçeride ne kadar kaldım hatırlamıyorum şimdi. Ama ergeç çıkmak zorundaydım. Dışarıdan dayalı merdivenden inerken yanıma iki kitap müsveddesiyle bir defterden özenle koparılmış bir kağıda tumturaksız ama titiz bir elyazısıyla yazılmış iki şiiri almakla yetindim. Geride bir şair, bir ev ve çalışkan bir geçmişle belirsiz bir gelecek kaldığını söylesem kelâmımı kalıbımla biraraya getirebilir misiniz orası beni ilgilendirmez.

O iki şiirden biri pek kısaydı, şuydu:

kim
ki
mim

Valla doğrusunu isterseniz ben şiirleri yalnızca okur, sindiririm. Öyle zart diye kafadan yorumlamam. Bilmediğim birşeyler çıkarsa karşıma, sözlüğe mözlüğe bakarım o ayrı. Henri-Frédéric Blanc’ın “Üç Atış Yirmi Beş” adlı romanındaki meslek okulu öğrencisi o güzelim serseri arkadaşlara bakarsan, şiir “hiçbir şey anlatmayan bir zımbırtı”. Eh, zımbırtı değil ama, elhak, birşey “anlatmaz” bence de. Sonuç olarak, ben bu çük kadar şiirden alacağımı aldım.

Bunu kitabına niye koymamış, koyacakmış da sonradan mı vazgeçmiş bilmem. Yalnız öbür şiirin kenarına –-önceden mi sonradan mı yazıldığı belli olmayan–- bir not düşmüş: “Destursuz bağa mı girdim! Yayımlamazlarsa keyifleri bilir! Ben yazayım da…”

Mevzuyu lakırdıya boğmadan sadede geleyim abim ablam. Zaten vapur da iskeleye yanaştı yanaşacak.

Geleyim de nasıl? Şiir sevmek gibisinden bir tuhaflıkla iyice yamulmuş bir aylaktan, bohemlik rütbesine henüz erişememiş serseri kılıklı bir heriften iki çift akıllı uslu laf etmesini, sözün ucunu bir yere bağlamasını filan nice beklersüz? Şair olsaydım derdim ben de cehennemde bir mevsim, sözün simyasıyla uğraşan Rimbaud gibi: “Aklımın dağınıklığını kutsal bularak bitirdim.” Octavia Paz’ın, Heidegger’den çıkarak işaret ettiği şeyi, bağlamından koparma pahasına, burada siz saygıdeğer abilerime ablalarıma “sat”mama izin verin: …Bir hatalar ve yanlış yollara gidişin tarihi…: Kendimizden uzaklaştırdığımız dünyanın içinde yolumuzu kaybetmek. Herşeye yeniden başlamalıyız.

Doğu’nun dünyasındaysa şu varmış: “Sen gençlik ve bekâretsin. Sen ki yaşlı bir adam gibi yaslanırsın değneğine…”

Hadi bakalım geçmiş olsun, eskilerin deyişiyle karaya vasıl olduk! Kafa ütülediysem affola.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 25.07.2007 – 09:38 Posted by metinTAVANARASI | 6 Yorum |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)