‘jükrüpasapaşazı’ Kategorisi için Arşiv

“Kör Baykuş”u kim yazmıştır? Sadık Hidayet. Kimdir bu adam? İranlıdır.

Sohrab? Furuğ Ferruhzad? Samed Behrengi? Hafız? Attar? Sadi? Şehriyar? Hayyam? Baba Tahir Üryan? Celal Al’Ahmed? Sadık Çubek? Rıza Beraheni? Firdevsi?

Zerdüşt dininin kutsal kitabı Avesta’ya gelip dayanan büyük bir kültür birikiminin üzerine oturmuş İran edebiyatını tanımamak kadar büyük ayıp var mıdır?

İran, Pers uygarlığı ve mirasçıları demektir. İran, köklülük, soyluluk, asalet demektir. İran, zarafet, letafet, hüzün demektir. İran, büyük bir dilin, ince bir dilin, güzelliği başdöndürücü bir dilin diyarı demektir. İran, her zerresine sinmiş bir batınî nağmenin bir ülkeye insan ruhunun izlerini katmışlığı demektir. Bu nağmenin nota defteri Farısî gözlerin iç derinliklerinde, binaların taşlarında, sokakların içli sessizliğinde, bedestenlerin nemli serinliğinde, Rıza Şah Pehlevi‘nin insan kızartma makinelerinden yükselen çığlıklarda ve totaliter zihniyetin zamana göre değişen binbir suratındadır.

Farsça öğrenmeden bu dünyadan göçersem gözüm arkada kalacak. İyi ki Türkçe biliyorum. Dünyanın en melodik, en şiirsel, en matematiksel iki dili bunlar. Vallahi ben söylüyorsam iki gözüm önüme aksın. Çağımızın en önde gelen dilbilimcileri söylüyor. İngilizce’nin ifade gücü çok yüksekmiş. Muzmin Anonim Bey, ne derseniz deyin sevmiyorum şu meymenetsiz, duygusuz, çiğ Anglosakson lisanını ben –büyük sanatçılarına rağmen. Suyunu vermezseniz, toprağına bakmazsanız her dil solar, kurur gider. Anglosaksonların dilinin matah oluşundan değil.

Abdülhak Şinasi‘den bir anekdot sunayım. Nereden indirmişim bilgisayara, hatırlayamıyorum.

Paris metrosunda Halid Ziya ile Hamdullah Suphi birbirlerine rastgelmiş, bir hayli konuşmuşlar. Metrodan çıkarken bir Fransız yanlarına gelmiş, mazur görülmesini rica ile, kendisinin dillerin musikisiyle alâkadar olduğunu ve hangi dille konuştuklarını sormuş. Türkçe olduğunu öğrenince, şimdiye kadar bu dili duymak fırsatını bulamadığına müteessir ve şimdi duyduğuna da pek mütehassis olduğunu söylemiş. “Eğer bu istasyonda inmeseydiniz mahzâ konuşmanızı işitmek için sizi devam edeceğiniz istasyona kadar takip edecektim. Ne eski bir millet olduğunuz anlaşılıyor, zira lisanınız bu ahenkli ve musikili inceliğine ermek için ne uzun zamanların sarf edilmiş olması iktiza eder!” demiş.

Ben kendim de çok duydum bunu yabancılardan. Hele içlerinden biri –hem de bir Fransız– bana demesin miydi ki, “Sizin dilinizi işittikten sonra kendi dilimin müziğiyle övünemem artık!”

Ne güzel Türkçe bilmek, Türkçe konuşabilmek! Bir de Farsça olsaydı yanında, suyundan da koyardım.

Rahmetli Onat Kutlar’a kulak verelim:

***

Güzel bir zamandı.

1963 yılının Eylül ayı. Anadoluhisarı’nın eski ve kocaman ahşap yalılarından birinde, hanımelleri, mor salkımlar, vişne ağaçlarıyla dolu kuytu bir bahçede, sabahları rıhtımı yalayan denizi, gün boyu satıcıların seslerini ve akşamüstleri İsfahan faslının gizli serinliğini dinleyerek geçirilmiş bir yazdan sonra birden başlayan yarı kanatlı yarı gölgeli günler.

Celal‘le birlikte, Hukuk Fakültesinin benim için üç yıl ara verilmiş diploma sınavına hazırlanıyorduk. İçimiz sürekli bir isyanla doluydu. Kitapları açtıktan kısa bir süre sonra, İran’da ve Türkiye’de, yani hukukun karanlık sürprizlerle dolu bir labirent haline dönüştüğü ülkelerimizde yaşayan “hüsnüniyet sahibi üçüncü şahıslar”ın tümüne veryansın ederek kapatıyor, Furuğ Ferruhzad‘dan söz etmeye başlıyorduk. İran’ın o sırada henüz yirmi yedi yaşındaki genç ve fırtınalı kadın şairinden.

Onun, Şah dönemi işkencelerine ve yeryüzündeki tüm haksızlıklara karşı yükselttiği karanlık bir çığlık olan “Yeryüzü Ayetleri”ni birlikte çevirdik ve “Yapraklar” dergisinde yayımladık. Tıpkı aynı dergide çevirisini yayımladığım Juan Goytisolo‘nun “Çürüyen Bir Ülke: İspanya” yazısı gibi büyük ilgiyle karşılandı şiir. Sonraki yıllarda da unutulmadı.

Fakülte yılları boyunca sadece benim değil, Demir Özlü‘nün, Selahattin Hilav‘ın, Doğan Hızlan‘ın, Yaşar Kemal’in, Atilla Tokatlı‘nın da yakın arkadaşı olan Celal Hosrovşahi, çağdaş İran edebiyatının yetenekli yazarlarından biri olduğu kadar, klasik Doğu metinlerinin çoğunu ezbere bilecek kadar birikimi zengin bir gençti. Çok sevdiğim Sadık Hidayet‘i onun bilgisiyle daha derinden tanıdım. Hafız‘ı, Hayyam‘ı, bizdeki ve Batıdaki çevirilerinden çok daha başka yönleriyle.

Onun, çoğu kez, olağanüstü esprilerle süslediği, azeri renkler taşıyan zengin konuşmalarını dinlerken hep şaşırırdım. Çağdaş Fransız, Alman, İtalyan, Rus yazarlarını, ozanlarını bunca yakından tanırken, hatta Tagor ve İkbal gibi Doğu ozanlarını bile dilimize çevirmişken, nasıl olmuştu da bunca yakın bir komşu ülkenin edebiyatı bize bunca uzak kalmıştı? Nima ile başlayan ve Furuğ‘a kadar uzanan modern İran şiiri nasıl karanlıkta bırakılmıştı bizler için? Birlikte oturup, Deryabenderi‘nin “Hacer’in Kısa Bacaklı Tavuğu” öyküsünü çevirirken sorardım Celal’e: “Nasıl bugüne kadar tanımamışım bu olağanüstü öykü yazarını?” Bana heyecanla, son otuz yılın önemli romancılarını, ozanlarını, öykü, deneme yazarlarını anlatırdı.

Ama tam kestiremediğim bir nedenle, bütün konuşmalarımız Furuğ’la noktalanırdı. Bana açmadığı bazı şeyler olduğunu sezerdim.

(…) Sustu. Gölgelenen kıyılarına daldı gitti Göksu’nun. Kayığımız süzülerek harap ahşap evlerin, halat ve çömlek imalathanelerinin önünden geçiyordu. Sonra döndü, bana baktı. Gözlerinde garip bir pırıltı farkettim. Sevinç ya da gözyaşı. Bir süre öylece durdu. Sonra “Dinle” dedi.

“…Nigâh kûn ki mum-ı şeb berahı mâ
çegûne katre katre âb-mişeved
surahiye siyahı didegânı men
be lay lay germ tu
lebaleb ez şerab mişeved
be ruyi kahvare haye şiir men
nigâh kûn
tu midemi ve aftab mişeved…”

Kendine özgü azeri aksanı ile çevirdi, okuduklarını:

“…Bak tam karşımızda gecenin mumu
damla damla nasıl eriyor
nasıl doluyor ağzına kadar uyku şarabıyla
gözlerimin simsiyah kadehi
senin ninnilerini dinlerken
ve bak nasıl
şiirlerimin beşiğine
sen doğuyorsun, güneş doğuyor…”

“Kimden bu?”
“Kimden olacak” dedi, “Furuğ‘dan elbette. Bugüne kadar okuduğum en güzel aşk şiirinin sonu..”

Benimle yaşıt olan bu siyah ve derin gözlü, hüzünlü bakışlı güzel genç kadını düşündüm. Bir üniversite öğrenimi bile görmemişti. Ama daha otuzuna varmadan çağdaş İran şiirinin en önemli şairlerinden biri, hatta birincisi olarak kabul ettirmişti kendini. Yaşam dolu, neşeli, dik başlı, hırçın ve çok duyarlı bir insandı. Baskıya karşı şiirleri elden ele dolaşıyor, her yapıtı edebiyat ortamında tartışmalara yol açıyordu. (…)

“Aşık mı Furuğ?”
Celal cevap vermedi.

Ben ağır ağır kürek çekerken Celal, Furuğ’dan şürler okumayı sürdürdü.

Farsça’nın garip bir özelliği var. Nima‘nın, Furuğ‘un ya da onun yakın arkadaşı Sohrab‘ın şiirleri genellikle ölçüsüz, uyaksız olduğu halde, dilin müzikalitesi nedeniyle aruz vezninde şiirler dinlemiş gibi olursunuz. Ama öyle sanıyorum ki İran’lı şiir okurları, benim çeviriden sonra aldığım garip tadı şiiri okurken ya da dinlerken alırlar. Bu tat tıpkı Nazım‘ın kimi rubaileri gibi hem eski’yi hem yeni’yi, hem Doğu’yu hem Batı’yı aynı anda içinde taşır. Geçmişin diliyle gelen geleceğin sezgisi.

Furuğ’un şiirlerini dinlerken geleceğe doğru kürek çektim.

Okul bittikten sonra İran’a gitti Celal Hosrovşahi. Ondan uzun zaman haber alamadım. 1970′li yıllarda bir gün, şık takım elbisesi, James Bond tarzı çantasıyla Sinematek’teki odama girdi. İran Tersaneler Genel Müdürlüğü’nde çalışıyordu ve bir toplantı için gelmişti. İki eski dost hasretle kucaklaştık. Konuşacak çok şey vardı. Ortak dostlarımız, politika, edebiyat, yaptığımız işler ve elbette şiir.

Birden sordum: “Furuğ’dan ne haber?”

Yüzünden karanlık bir bulut geçti. Ve yüreğine bir şey saplanmış gibi derin bir acıyla karardı.

“Bilmiyor musun?”
“Yoo…”
“Öldü Furuğ. 1968′de. Henüz otuz iki yaşındayken. Bir araba kazasında. Başını kaldırımın kıyısına vurdu ve oracıkta bir kuş gibi öldü. Son kez gördüğümde uyuyor gibiydi…”

Sustu ve bir daha konuşmadı. Şiir okumadı. Şaka yapmadı. İstanbul’da kaldığı birkaç gün süresince bir daha uğramadı bana. Celal Hosrovşahi’yi bir on beş yıl daha görmedim.

Furuğ’un ölümünün, onun için ne demek olduğunu biliyordum. Bu nedenle, iki yıl önce, bombalanan Tahran’dan, biraz daha zayıflamış, biraz daha tedirgin ve uzun süre kalmak niyetiyle geldiğinde hiç Furuğ konusunu açmadım. Ta ki bir akşamüstü, Boğaz’da bir lokantada o, kendiliğinden bir ırmak gibi ardarda şiirlerini okumaya başlayıncaya kadar. Devrimin, kendisinin de katıldığı ilk aylarını, anlatırken nasıl coşkuluysa öyle, ölen onbinlerce gençten nasıl acı duyuyorsa öyle. Günlerce Furuğ’u anlattı.

İki üç ay sonra, elinizdeki kitapta yer alan şiirleri çevirmeye başladık.

Ortalık ağır ağır kararıyor, sandal Göksu’nun kuytu kaynağına yaklaşıyordu. İkimiz de suskunduk. Kıyılardaki sazların birden çıkan akşam esintisiyle yükselen uğultusu ve uzak vapur düdükleri duyuluyordu. Kaynağı çevreleyen büyük çınar ağaçlarına doğru yaklaştık. Kürekleri bıraktım. Sandal hafifçe dönerek kaydı ve durdu.

Celal’in yüzü karanlıktaydı. Bana eğildi. Gözlerinde bir ışıltıyla usulca: “Furuğ’u seviyorum. Bir aşk öyküsü bizimki…” dedi.

Bunu hafif bir sesle söyledi ama birden, çevredeki çınarlardan bir sürü kuş havalandı.

“…karatahtaya taş sözcüğünü yazar yazmaz çocuklar
ulu ağaçlardan sığırcıkların çığlık çığlığa kanat çırparak
uçup gittikleri
o an…”ı şimdi çok iyi hatırlıyorum.

Güzel bir zamandı.*

—————————————————————-

(*) Onat Kutlar’ın, Celal Hosrovşahi ile birlikte çevirdiği Furuğ şiirlerinin yer aldığı “Sonsuz Günbatımı” isimli kitaptaki sunu yazısından. Kitabı bana 3 Haziran 1989 günü rahmetli Kutlar armağan etmiş.

(**) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 18.07.2006 – 17:12 Posted by | JÜKRÜPASAPAŞAZI | 12 Yorum |

Mutlu geçen çocukluk yıllarımı bir yana bırakırsak, hayatımın en güzel döneminin sonuna yaklaştığım bir sırada tanımışım onu. Adı, Jean Rhys. Yeni bir yazar keşfetmenin tadı, hiçbir şeyde yoktur handiyse. Edebiyat beğenisine güvenebileceğim nadir insanlardan biri tanıştırmıştı bu olağanüstü yazarla beni –ki böyle konularda aracı kurumlara hiç güvenmem aslında. Önce hangisini okuduğumu hatırlamıyorum, büyük ihtimalle “Geniş, Geniş Bir Deniz” olmalı. Aklıma gelirse aldığım ya da okuduğum tarihi yazarım kitaplarımın ilk sayfasının sağ üst köşesine. Buna yazmamışım. Diğer ikisineyse yazmışım: “Karanlıkta Yolculuk” ve “Günaydın Geceyarısı”, 1.8.91. Kitapların çevirmeninin Pınar Kür oluşundan duyduğum sevinci de unutmadım elbet. Gerisi, bir çırpıda, sular seller gibi okunuveren, son sayfalarının sonunda dünyanın en değerli incisini bulmuş bir inci avcısı halet-i ruhiyesiyle esrinen, yeni ve sıkı bir yazar keşfetme heyecanı boşa çıkmamışlığın verdiği keyifle dört köşe olunan, günlerce etkisinden sıyrılınamayan üç adet kitap…

***

Hayatı orasından burasından kesitini alarak, bölük pörçük ederek, tek bir renge bürüyerek sözde “açıklayan”, buna karşılık tumturaklı iddialarla karşımıza dikilip onu bütünselliğiyle analiz ettiğini ve bu analizden yola çıkıp bize bir tez ürettiğini söyleyen ideolojilerin tümü de, bizatihi, ideoloji olmanın öngerektirdiği maluliyeti taşırlar: hayatın hakikatini kucaklayamama. Benim hiç hazzetmediğim feminizm de öyledir. “Geniş, Geniş Bir Deniz”e yazdığı yetkin önsözde Pınar Kür, yazarın erkekliğe bakışını irdelerken, Rhys’ın feminist olmadığına dikkat çekmekle kalmaz; şunları ekler sözüne: “(…) kadın-erkek ilişkilerini gerçek bir nesnellikle, iki tarafın da hakkını vererek, iki tarafa da anlayışla, sevecenlikle yaklaşarak ve iki tarafı da kesinlikle anlayarak anlatabilmesi onu feministlerden ayıran en önemli özelliktir. (…) onlardan daha inandırıcı, daha iç burkucudur. (…) temelde kadın-erkek çelişkisi değil, ‘zayıflar’ ile ‘güçlüler’ arasındaki çatışmadır Jean Rhys’ın konusu. Toplumun ezdiği, ayaklar altına aldığı, kırık dökük insanların, nerdeyse onlar kadar acınacak durumdaki katı, sert, kıyıcı ‘güçlüler’in elinden çektiklerini, yaşadıkları yoğun mutsuzluğu anlatmaktadır. ‘Zayıflar’ genellikle kadın, ötekiler de genellikle erkekse bu Jean Rhys’ın zorlaması değil, gerçeğin ta kendisidir.”

***

Pınar Kür’e kesinlikle katılıyorum: Öylesine inceden inceye, öylesine özenle yazılmış ki “Geniş, Geniş Bir Deniz”… “Geniş, Geniş Bir Deniz’in yetmiş yaşlarında bir kadın tarafından yazılmış olduğuna inanmak kolay değil. Kişi ne kadar dikkatli bir gözlemci olsa da, birtakım yaşantıları ne denli derinden yaşamışsa da zamanla unutur gibi geliyor… Ya da ilerleyen yıllar her şeye yeni yeni renkler, yeni yeni yorumlar kattığından ilk gençlik duyguları saflıklarını yitirir sanki… Jean Rhys’da hiç öyle olmamış. Yedi yaşındaki küçücük çocuğu da, on yedi yaşındaki genç kızı da, otuzunu aşmış yalnız kadını da tüyler ürpertici bir sezgi ve anlayışla, şaşmaz bir gerçeklikle, inandırıcılıkla anlatıyor. Bir yazar olarak ben, bu başarının karşısında gıptayla karışık bir hayranlık duyuyorum.”

***

Trajiğin duygusunu bize bu kadar derin bir anlayışla, böylesine çarpıcı bir dille, vıcık vıcık duygusallıktan çok uzak, göz kamaştırıcı bir duyarlılıkla verebilmesi, Jean Rhys’ı çok ayrıksı, çok özel, çok müstesna bir yazar yapıyor. Sözü yine Pınar Kür’e bırakayım en iyisi: “Jean Rhys’ın romanında insanı en çok burkan, bir çaresiz isyana iten şey, bu doğallık, bu kaçınılmazlıktır işte. Her şeyin neden böyle olduğu açıktır, bu koşullar altında neden başka türlü olamayacağı da… Gene de okur, ‘başka türlü olsun’ diye çırpınan roman kişilerine katılır. Polisiye film seyrederken, kahramanı arkasındaki eli bıçaklı katile karşı uyarmak için haykıran bir çocuk kadar olayların içinde, ama gene onun kadar elinden bir şey gelmez durumdadır. Kurtulamayacağı açık seçik ortada olan kişilere kurtuluş yolları arayıp durarak, umutsuz umutlara kapılarak, kaçınılmaz sona onlarla birlikte varır. Trajedinin bir tanımı da budur yanılmıyorsam.”

***

İlkgençlik çağımda, aldığım kitapları gıcır gıcır tutar, okurken sayfalarını bile nazikçe çevirirdim. Bir süre sonra farkettim ki, sadece ve sadece satırlarının altını çizdiğin, çizebildiğin kitap senindir! Ve okuduğun kitaba hayatın boyunca bir daha geri dönme ihtimalin öyle çok yüksek değildir. O halde, korkma, çiz altını satırların. Hatta bununla da yetinme; baştaki ya da sondaki boş yaprağa, okurluğunun izini bıraktığın sayfaların numaralarını listele.

İşte bakın, tam 16 yıl sonra, “Günaydın Geceyarısı”nı okuyan Metin’e geri dönebiliyorum böylelikle:

“(…) Bozulduğumu sanıyorsanız, öyle bir yaşamı hiç tanımamışsınız demektir – bir rüyanın içine fırlatılmışsınız, bütün yüzler maske ve yalnızca ağaçlar canlı ve kuklaları oynatan ipleri nerdeyse açık seçik görebiliyorsunuz. İnsan tabiatının yakın çekim planı – bir şeylere değmez mi? (…)

(…) İnsanlar bir mutlu yaşam özlemidir tutturmuşlar. Oysa, asıl mutlu yaşama, ölsem de bir, yaşasam da dediğinizde kavuşuyorsunuz. Uzun bir süre sonra, nice bahtsızlıklarla didiştikten sonra varıyorsunuz o yere. Ve, sanıyor musunuz ki, insanlar sizi orada rahat bırakıyorlar? Hiçbir zaman.

Bu kayıtsızlık cennetine vardığınız anda, sizi oradan çekip çıkarıyorlar. Ulaştığınız cennetten çıkıp yeniden cehenneme dönmek zorunda kalıyorsunuz. Tam dünyayı yok saydığınızda, o dünya gelip sizi kurtarıyor – en azından alay konusu yapmak için. (…)”

***

Bunlardan başka sanırım üç kitabı daha dilimize çevrilmiş durumda yazarın. Onları henüz okuma fırsatım olmadı. Olmalı. İyi bir yazarla hayatınız uzar, genişler, derinleşir, yeğnileşir, yoğunlaşır. Ben Jean Rhys’la da öyle oldum, iyi ki okudum.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 01.07.2007 – 11:38 Posted by metinJÜKRÜPASAPAŞAZI | 17 Yorum |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)

Aç aç partisi mi düzenliyoruz, nedir bu canım! Terer yaratmanıza fırsat vermeyeceğim, hepinizi lânetliyorum!

Fakat madem kapıyı şöyle bir araladık, gelmişken bir sade kahve içelim bari Jükrüpasapaşazı’mızda. Eskileriniz hatırlayacaktır; bu pasajda bir sahafım var benim, arada bir uğrar, ince bellide çay içerim. Bir zaman önce olduğu gibi kapağı yırtık, yazarının ismi belli olmayan, sayfaları sararmış, cildi dağılmış bir kitap çarptı gözüme gene. Şair üç kitabını tek ciltte toplamış. Sevdiği bir yazar dostuna ithaf etmiş bu nüshayı, ama sonra ne olmuşsa olmuş, sahafa düşmüş kitap:

“Sevgili Mario Levi,
‘Bakarım bakarım sılam görünmez / Ara yerde yıkılan dağlar var’ diyor Karacaoğlan. Sılamız içimiz midir yoksa?!”
12.11.2000

Sahafa düşmüş imzalı kitaplar içimi acıtır benim. Bu da öyle acıttı işte. Neyse, şair efendi üşenmemiş, adetten değilse de bir önsöz döktürmüş. Buraya iki paragrafını aktarayım:

“(…)
***
Herkesin bir kitabı vardır.
Sırı dökülmüş bir sırrı.
Parçalanmış dünyalara tekabül eden parçalanmış metinler.
Kayıp kimlik parçaları, fare yeniği fotoğraflar. Yanıtları reddeden sorular, böylece adam olmalar, düşürülmüş yanıt müsveddeleri.
Kırık bir aynada baktınız mı kendinize hiç, ne gördünüz?
Su aldı mı hayal geminiz sizin de?
Anlayın, vakti geldi de geçiyor:
Herkesin 1 kitabı vardır!
***
(…)
***
İnsanın düğümlenmiş zihni’ni çözecek das erlösende Wort’u arayanlar, buraya!
Bay Palomar, siz de!..”

Şair kendine sıkı müttefikler arıyor, belli. Gelgelelim kim duyar post-postmodern dünyada onun cılız sesini!

Hadi bakalım, kitap falı açtım, sayfa 14:

NAİF FEYLESOF İÇİN ŞİİR

yazmak, yaydır belki.

sabahları ayna kırığıdır günışığı
bir gün önceki çocukluğumuzu –o tanrıcıl şeyi
kendine katıp da çıkar karşımıza
kıyım karası karşımıza.
büyümüşüzdür. uzun, eprimiş aldatma
budur, büyümüşüzdür.

yay, gerilir. ruh, fırlar
çıplak bir hendeseyle.

vurulmak için alnından

Şair, demin birkaç satırını alıntıladığım önsözde bir de Led Zeppelin şarkısözü alıntılamış: “The Song Remains the Same”. Ben o şarkının müziğini pek beğenmediğim için buraya onun yerine alâkaya maydanoz kabilinden de olsa, The Who koyayım: “Won’t Get Fooled Again”, Who’s Next.

…Dedimse de bir türlü aktaramadım onu buraya. Yerine –yine alakâya çay demleyerek– Strauss koyayım bari.

…Dedimse de, o da olmadı. Şansımıza küselim.

Ciao bella ahali. Elektra Hanım‘la Evli Bey‘in hatırını kıramayacağım için birkaç gün daha açık kalsın bari malikânemizin bahçe kapısı. Mutfak tam takır kuru bakır, ikramda bulunamadığım için bağışlayınız.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 27.01.2010 – 12:10 Posted by metinJÜKRÜPASAPAŞAZI | 10 Yorum |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)

felan…

Yayınlandı: Şubat 14, 2011 / jükrüpasapaşazı

İnsan usul usul ölmek için gelir dünyaya
Başlar her gün biraz daha insan olmaya
Ve ölürken usul usul ne tuhaf
Aşık olur, kedi besler, isim verir eşyaya

Şairlerin hası Metin Abi seslenir böyle bize. Minti Hanım uyuklar. Metin Bey tabakhaneye reçel yetiştirir. Dünya öküzün boynuzları üstünde döner. Türkiye darbe üstüne darbe (e-darbe, y-darbe, d-darbe, a-darbe…) yiyip durur. Hayat devam eder. Yorumlar benden cevap bekler. Karnım acıkır. Çişim gelir. Akşam olur. Efkar basar. Karşıki dağlar yıkılır.

Vapurlar felan.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 11.06.2008 – 16:10 Posted by metinJÜKRÜPASAPAŞAZI | 11 Yorum |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)

“İnanmazsam yazamam!” Böyle demişti büyük yazar.

20.yy Avrupa edebiyatının büyük isimlerinden Ingeborg Bachmann, karamsarca görünebilecek bir gerçekçilikle yazdı. Şiir, hikâye, deneme, radyo oyunu, inceleme, roman yazdı. Dili bir varoluş şartı saydı, hesaplaştı onunla acımasızca. Görünenin ardında yatana eğildi, çağıyla ve dünyayla hesaplaşmakta tereddüt etmeyen bir düşünen insandı. “Frankfurt Dersleri“nde dilin ne olduğunu, edebi ütopyanın ne anlama geldiğini, ahlâkın neliğini ve edebiyatla bağlantılarını, “bakir beyaz sayfanın neden gelecekte yazılacak metinleri de içerdiği”ni ve benzeri soruları sordu.

Otuz yaşına başlayan kahramanı ne diyordu sonunda: “Yeni bir dil olmadan yeni bir dünya yaratılamaz.”

Otuz Yaş” adlı hikâyesinden kısa bir alıntı:

“Çeşitli reflekslerden ve iyi eğitilmiş bir istem çıkınından oluşan ben, tarih süprüntüsüyle, dürtü ve içgüdülerin süprüntüsüyle beslenen ben, bir ayağı vahşi topraklarda, bir ayağı başı sonu görülmeyen, uygarlığın ana yolunda olan ben. Her türlü malzemeden bir karışım, keçeleşmiş, çözülüp dağılmaz, ama yine de kafasına arkadan indirilecek bir darbeyle yok edilebilecek olan ben, içine nüfuz edilmeyen, suskunluktan oluşan susturulmuş ben…”

***

Yazara göre İkinci Büyük Savaş sonrası dönem, daha da korkunç bir “savaş” dönemidir aslında. Bu savaş dış dünyada, cephelerde yürütülen bir savaş değildir; insanların iç dünyalarında yürütülen, o iç dünyayı yıkmak üzere yürütülen bir savaştır.

“Büyük olayları yazmak da, bunlardan yakınmak da çok kolaydır… Yanıbaşımızda her gün nelerin olup bittiğini, günlük yaşamda insanların küçük cinayetlerle birbirlerini nasıl öldürdüklerini söylemek; önce bu yapılmalıdır ki, büyük cinayetlere nasıl yol açıldığı anlaşılabilsin… Büyük kıyımların temeli, bu günlük cinayetlerde aranmalıdır… İnsanın insanı sevgisizliklerle, türlü yaralamalarla öldürüşü; gerçek cinayetler, bunlardır…”

“Bu sözde uygar dünyada, görünüşte uygar davranan insanlar arasında gerçekte sürekli bir savaşın egemenliğinden kuşku mu duyuyorsunuz? İnsanların birbirlerini ağır ağır öldürmekte olduklarına inanmıyor musunuz? Kimi zaman herkes açık ve seçik görebiliyor bu gerçeği, ama uzun zaman parçaları boyunca da insanlar yine belli bir dinginlik içersinde yaşayıp gidiyorlar, küçük yaralarıyla, yaralanmalarıyla birlikte ve aslında yaşanabiliyor da bunlarla.”

“Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar… ve ben anlatmak isterdim ki, savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır…”

***

Müzik ve edebiyatın ilintisi üzerine yazdığı denemenin sonunda şöyle demişti: “Üstünde yaşadığımız bu kararmakta, dilsizleşmekte ve çılgınlığın önünde geriye çekilmekte olan yıldızda, yüreklerdeki ülkeler boşaltılırken, onca düşünce ve duyguya veda edilirken, insanoğlunun sesi bir kez daha yankılandığında, bizler için yankılandığında, bunun insanoğlunun sesi olduğunun bilincine varamayacak biri düşünülebilir mi?”

***

Bütün bir yazarlık serüveni boyunca, dil, temel öge olmuştu onda. Wittgenstein’ın dil felsefesiyle ilgilenmesinin de bunda payı büyüktü. Şöyle demişti: “(…) Yazma eylemi sırasında anlam taşıyan tek bir çaba vardır: Dil için harcanan çaba. (…) Bir yazarın dili kalıcı olmadığı takdirde, söyledikleri de kalıcı olamaz.”

***

Malina” onun tek romanıydı. “İnsanın gerçek ölümü, hastalıklardan değildir, insanın insana yaptıklarındandır.”  diyordu, Malina’dan sözederken.  “Ölüm Türleri” başlığı altında yazmayı düşündüğü bir dizi romanın ilk ve tek bölümüydü bu roman.

Kendisine “Herkes aşık olabilir mi?” diye sorduklarında verdiği yanıt şuydu: “ Hayır, çünkü aşk, bir sanat eseridir.” Mutlak aşk, ancak iç dünyaların yoğunluğunda yaşanabilecek çok güç bir aşktır ona göre. “Aşk, insanı yalnızlıkların en yoğun olanına götürür.”

Akılla duygu, üretkenlikle özyıkım arasındaki çatışmanın destanıydı bir bakıma bu roman.

1971 yılında Roma’daki bir TV söyleşisinde, romanı “Malina” ile ilgili olarak konuşurken, şunları söylemişti: “(…) Savaş üzerine herhangi bir şey yazmak istemiyorum. Böylesi çok basit olurdu, benim için çok basit olurdu. Savaş üzerine herkes bir şeyler yazabilir ve savaş her zaman korkunçtur. Ama barış üstüne bir şeyler yazmak, yani bizim barış diye adlandırdığımız üzerine bir şeyler yazabilmek çünkü asıl savaş, o… Savaş, yani gerçek savaş, adı barış olan savaşın patlamasından başka bir şey değil.”

Kitaptaki kadın anlatıcının yazmaya çalıştığı kitapta ütopya başlar, dünyanın iyileştirilmesi ütopyası:

“Bir gün gelecek insanlar (…) kendi özgürlük kavramları karşısında da özgür olacaklar. Bu, daha büyük bir özgürlük olacak, ölçüsüz ve bütün bir yaşam boyunca sürecek…”

“Bir gün gelecek, binalarımız çökecek, otomobiller hurdaya dönüşmüş olacak, uçaklardan ve roketlerden kurtulmuş olacağız, tekerleğin ve atomun parçalanmasını bulmuş olmaktan vazgeçeceğiz, mavi tepelerden taze bir rüzgar esecek ve ciğerlerimizi alabildiğine dolduracak, ölmüş olacağız ve soluk alacağız, bu, hayatın ta kendisi olacak.

Çöllerde sular tükenecek, biz yeniden çöllere dönebileceğiz ve vahiylere kulak vereceğiz, savanalar, göller ve akarsular arılıklarıyla bizi çağıracaklar, elmaslar kayaların içinde kalacak ve parıltıları, hepimizi aydınlatacak, balta girmemiş ormanlar, bizi düşüncelerimizin karanlık ormanından çekip alacak, düşünmeye ve acı çekmeye son vereceğiz; bu, kurtuluşun ta kendisi olacak.”

Ama bu yalnızca bir ütopyadır. Sonunda anlatıcı, “o gün gelmeyecek” der.

***

Bachmann ve benim bir başka trajik kahramanım olan Nilgün Marmara… Şu anda nerededirler acaba? Birbirleriyle karşılaşmış mıdırlar? Böyle bir karşılaşma anının tanığı olmayı çok isterdim…

***

Bachmann, yazarak hesaplaştı. İncelikliydi. Küçücük şeylerin korkunçluğunu gördü. Gösterdi. İki kişi arasındaki gizli, gizil gerilimi gördü. Gösterdi. Faşizmin minör halini gördü. Gösterdi. “Hâlâ duymaktayım soluğunu / bir de hançer gibi sapladığın / o sözcüğü.”

“Bir güvercinde, yuvarlanan bir taşta” belki tanıyabilecekti günün birinde suretini…

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 02.09.2006 – 16:10 Posted by metinJÜKRÜPASAPAŞAZI | 24 Yorum |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)