‘iadeli taahhüt’ Kategorisi için Arşiv

engels emmi’ye göre ideoloci nedir?

Yayınlandı: Ağustos 8, 2011 / iadeli taahhüt

İdeoloji, düşünen birey tarafından, bilinçli de olsa, “yanlış” bir bilinçle oluşturulup geliştirilen bir süreçtir. Bu süreçte kendisini hareket getiren asıl itici güçler, bireyce tanınmaz, algılanmaz. Eğer sözü edilen güçler tanınabilseydi, zaten bir “ideolojik” süreç sözkonusu olmazdı. Birey, yanlış veya sahte güdülerin varlığını hayal eder durur. Bu bir düşünme süreci olduğu için, özü ve biçimi de, salt akıldan, bireyin ya kendi düşüncelerinden ya da kendisinden öncekilerin düşüncelerinden devşirilir. Birey salt aklın gereçleriyle çalışır. Bu gereçleri de akıl tarafından yaratılmış bilir; onları akıldan bağımsız daha uzak kaynaklarda aramaz. Bu, aslında onun için son kertede doğal birşeydir. Değil mi ki bütün eylemleri akıl kanalıyla gerçekleştirilmektedir; o halde bu eylemler elbette son toplamda akıldan kaynaklanmış görünecektir. İşte, devlet yapılarının, hukuk sistemlerinin ve herbir özel alana ilişkin ideolojik tasavvurların tarihinin bağımsızlığına ilişkin bu hayaldir ki çoğu kişilerin gözlerini kamaştırır. 

(Mehring‘e hitaben 14.07.1893′te yazılmış mektup)

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 12.05.2007 – 11:20 Posted by | İADELİ TAAHHÜT | 9 Yorum |

virgül…

Yayınlandı: Temmuz 29, 2011 / iadeli taahhüt

Jazzetta’da daha önce bahsettim mi şimdi hatırlamıyorum ama -sanırım bahsettim-, Emil Michel Cioran (ya da kısaca Cioran) benim çok önem verdiğim yazarlardan biridir. Hakkında uzun uzun yazmak istiyorum, fırsat bulursam yazacağım da. Yazdığı bir mektupta “Başkaları genellikle büyük görünmek için maske taşıyor; ben ise küçük görünmek için” diyen bir adam nasıl görmezden gelinebilir ki! “Bir virgül uğruna ölünebilecek bir dünya düş”leyen bir yazarın ütopyasını paylaşmamak ne derece mümkündür? “Bilinçsizlik bir vatan, bilinç bir sürgün” ise sürgünde olmak bazılarımız için kaçınılmaz bir yazgı değil midir? “Umutsuzluğun Doruklarında” “Tanrı vardır, yoksa bile!” diyen Cioran’ın sözü, Cioran’dan önceki dünyayla Cioran’dan sonraki dünyayı ayıran kalın –yok yok, ince– bir çizgidir. “Kuşkunun aristokratı” olan bu adamı saygıyla selamlıyorum. Ben bir yandan Tanrı’yla barışmış ve fakat öte yandan da insanlıktan umudu kesmek istemediği halde hemen hemen kesmiş biriyim sanırım, yine de Cioran kadar doruğunda değilim umutsuzluğun. Henüz bitmedi diyebiliyorum, gelgelelim bunu neye dayanarak söyleyebildiğimi ben de tam olarak bilmiyorum.

Her neyse, kafam dağınık şu anda, lafımı toparlayamayabilirim. Onun için kısa keserek, Jazzetta’nın uzun zamandır ihmal ettiğim bir köşesine Cioran’ın bir mektubunu bırakıyorum. (Alıntı, “Hiçliğin Doruklarında Cioran” adlı kitaptandır. Derleyenler: Kenan Sarıalioğlu, Sadık Erol Er. Bilim ve Sanat Yayınları.)

***

Azizim Relu,

Haklısın: Dünyanın neresinde olursam olayım aynı şeyleri görmüş olacağım; aynı sıkıntıyı, aynı bıkkınlığı yaşamış olacağım. Aslında, Raşinari ya da Paris’te yaşamanın gerçekte olduğumuz şeyle hiçbir ilgisi yok. Geziler, serüvenler… –yanılsama bunlar. Böylesi çok iyi, çok da doğru. Genç iken, kendimi “dünyanın merkezi”ne koyarak olağanüstü bir kişilik olacağımı düşünürdüm. Ne aptalca işler! Yer değiştirmeyi bıraktım, ama neye yarar? Ömrü boyunca “benim” binada oturan 92 yaşında (şimdi öldü) ihtiyar bir bakireye bir gün ölümden korkup korkmadığını sorduğumda; bana, korkmadığını, ancak Odeón Sokağı’ndan ayrılacağına üzüldüğünü söyledi… Oysa, hiçbir faydası yok bu sokağın.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta,  15.03.2007 – 22:14 Posted by | İADELİ TAAHHÜT | 13 Yorum |

sevgili pirayem,

Yayınlandı: Temmuz 28, 2011 / iadeli taahhüt

(…) hiç kimseden gizleyecek hiç bir şeyimiz olmadığı için: öyle ya, birbirimizi ne kadar sevdiğimizi, yetmiş yaşında ihtiyarlar olduğumuz zaman da bu sevginin aynı berraklık, aynı vefa, aynı temizlik ve derinlikle devam edeceğini, mütemadiyen maddi sıkıntı çektiğimizi, yediğimiz ekmeği büyük emek ve eziyet pahası elde edebildiğimizi, oğlumuzun hasta olduğunu, yani bütün saadet ve felaketlerimizi, bunların hiç biri utanılacak şeyler olmadığı için, kimseden saklamaya, gizlemeye lüzum görmeyiz, hayatımız berrak bir su gibidir, onu merak edenler üstüne eğilirlerse dibini görebilirler. Uzun lafın kısası, beni mektuplarından, yüreğinin sesinden mahrum etme.

Nâzım Hikmet (5.7.1946)

***

Böyle mektuplar yazmalı…

Mektup vardı eskiden. Yolu gözlenen postacı. Bahçe kapısında tahta posta kutuları. Postane binalarında kiralık posta kutuları. Kenarı kırmızı-lâcivert kesik kuşaklı uzun zarflar. Koleksiyonu yapılan çeşit çeşit pullar. Zarf açacakları. Zarf ağzındaki yapışkan maddenin tadı. Pulun tadı. “Sayın Bay/Bayan” ve “Gön: Bilmemkim” şeklinde kargacık burgacık, ama özenildiği belli adres yazıları. Başka, daha çocuksu, daha saf, daha güngörmüş, daha acemi bir dünya vardı. Bilgiden kirlenmemiş bir dünya. İpini koparmamış bir dünya. Böyle bir dünyada mektuplar vardı. Üç günde de geldiği olurdu, otuz günde de. Ama gelirdi. Arada kaybolduğu da olurdu. Olsundu. Bir daha yazılırdı. Önce selam edilirdi. Sonra da selam edilirdi.

Gereksiz bir nostaljinin içine mi düştüm? Hayır, ben geçmişi özlemiyorum ki! Artık bilinmeyen, bilinmesine, hatırlanmasına gerek duyulmayan bir geçmişe halden selam sarkıtıyorum. Bugünü aslında düne değil, yarına şikâyet ediyorum belki. Koşulsuz memnuniyet tüketiciyi bozar! Huzursuzluk güzeldir, işe yarayabilir. Birşeyleri değiştirmek için beyninizin ve yüreğinizin bir kenarında bulundurmanız gereken avadanlıkta yer alan bir alettir huzursuzluk. Lâzımdır. Elzemdir.

Bugün gevezeliğim, ihtiyarlığım üstümde! Ziya Gökalp ve Tolstoy’dan sonra, tekrar aldı sözü Nâzım:

***

(…)

Piraye,

Üç atelyede üç ocak kuracağız. Ama mutlaka kuracağız. Ocaklardan bir tanesi, marangozhanedeki, tuğladan olacak. İkincisi, resim atelyesindeki, beyaz mermerden ve şiir odasındaki senin saçların gibi güneşli Ural taşından. Sen marangozhanedeki ocağın başına beyaz, keten ve çok kısa etekli bir entariyle oturacaksın. Koltuğunu ben kocaman iki şimşir kütüğünden oymuş olacağım. Resim atelyesinde kırmızı kadifeler giyeceksin ve koyu mavi bir maroken koltukta oturacaksın. Maroken işini beceremediğim için, ayaklarının altına abanozdan oyma bir tabure yapacağım. Şiir odasında gayet ince ipekliden ve çıplak tenine çok uzun, ama yerlerde sürünürcesine uzun etekli ve tek dikişli bir entari giyeceksin. Ayaklarında çorap olmayacak. Yüksek topuklu ve üzerleri eski Antep işi sırma işlemeli kadife, mavi kadife terlikler bulunacak. Yumuşak, çok geniş bir koltukta oturacaksın. Cıgara masanı ve kutunu ben yapacağım -çünkü yumuşak koltuğu da yapamam, ama belki o zamana kadar senin için döşemeciliği de öğrenirim- ve arasıra o yeryüzünün en biçimli parmaklarını uzatıp benim senin için yaptığım cıgara masasından -bu masa gül ağacından ve kutu abanozdan olacak- bir cıgara alacaksın. (…)

***

Mektuplar biter gibi görünür. Hiç bitmez. Yürekte devam eder sessiz sedasız. Yazısız çizisiz.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 10.08.2006 – 14:42 Posted by | İADELİ TAAHHÜT | 70 Yorum |

tanrı’nın şakalarından biri…

Yayınlandı: Temmuz 26, 2011 / iadeli taahhüt

Sevgideğer Polinezyalı hemşehrilerim, yazlık sitemizin bi köşesinde mektup sergisi açmıştık hatırlarsanız. Ziya Gökalp Bey’in mektubunu okumuştuk. Sıra Tolstoy Bey’in bir mektubunda şimdi. Bir ara fırsat bulursam bir yarışma düzenleyip içinizden bana en baba mektubu yazana güsel bir hedaye sunacağım. Bakalım e-mail çıkınca mertlik ne kadar bozulmuş, onu da bu vesileylen anlayacağız.

***

TOLSTOY’DAN BERNARD SHAW’YA

Yolladığınız oyununuz ile ince bir ustalıkla, zekayla yazılmış mektubunuzu aldım. Oyununuzu hazla okudum. Konusu ilgi duyduğum bir konu. Dinsel öğütlerin insanlar üzerinde genellikle az etkili olduğu, gençlerin bu öğütlere ters düşen herşeyi erdem saydıkları üzerine düşüncelerinizde bütünüyle haklısınız. Ancak, bu durumun nedeni dinsel öğüdün gereksiz olduğu değildir hiç de; öğütçülerin, öğütledikleri şeylere kendilerinin uymamaları, yani ikiyüzlülüktür neden. Yapıtınızda, günümüzün düşünürlerinden hiçbirinin paylaşmadığı, paylaşamayacağı bir görüşü savunuyorsunuz… Öte yandan, anlayabildiğiniz, belirli erekleri olan bir Tanrı’yı da benimsiyor gibisiniz:

“To my mind unless we conceive God as engaged in a continual struggle to surpass himself-as striving at every birth to make a better man than before, we are conceiving nothing better, than an omnipotent snob.”

Tanrı’ya, kötülüğe değgin öteki düşüncelerinize karşılık, “İnsan ile Üstün İnsan” yapıtınız üzerine söylediğimi yazdığınız sözlerimi yinelemekle yetineceğim. Bir de şunu belirtmek istiyorum: Tanrı, iyilik, kötülük sorunları, onlardan şakayla söz edilemeyecek kadar önemli sorunlardır. Bunun için bütün açıkyürekliliğimle söyleyeceğim size, mektubunuzun sonunda yazdıklarınız çok ağır bir izlenim bıraktılar üzerimde: “Suppose the world were only one of God’s jokes, would you work any the less to make it a good joke instead of a bed one” – “Tutun ki Tanrı’nın şakalarından biridir dünya yalnızca; öyle olsaydı, onu kötü bir şakadan iyi bir şakaya dönüştürmek için daha mı az çalışırdınız?..”

Dostunuz

Yasnaya Polyana, 15 Nisan 1910

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 05.08.2006 – 12:04 Posted by | İADELİ TAAHHÜT | Yorum yapın |

bak postacı geliyooor…

Yayınlandı: Temmuz 25, 2011 / iadeli taahhüt

Bir zamanlar “mektup” diye bir güzellik vardı. Üzerine bir yazı yazacam, şimdi geçiştiriyom. Evet, Jazzetta düşünce ve duygu istihsal kooperatifimiz yeni bir ürün grubu daha üretmeye başlıyor benim köylüm, benim blog ahalim! Adını İADELİ TAAHHÜT koydum. İlk mektubumuzu siz Kahramanmaraşlılar ve Yiğitinebolulularla Şereflikoçhisarlılar için Ziya Gökalp Bey yazıp, postalamak üzere zatıma verdi. Ben de aha şinci postaneye (PTT) gidiyom. Sizlere de diyar-ı Malta’dan bildiriyom.

Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öper, mahsus selam iderim. Zarfın kenarından yırtmayın, sinir olurum öyle şeylere, adam gibi açın. Pulu da bana virin, golleksiyon yapirem.

***

ZİYA GÖKALP BEY’DEN KIZI HÜRRİYET HANIM’A

Kızım Hürriyet,

Sevgili kızım, insan için hürriyetsiz yaşamak çok güç. Benim iki hürriyetim var ki, bugün ikisinden de uzağım. Birisin sensin, sana kavuşacağım zaman öteki hürriyetime de kavuşacağım. Senin adın da senin gibi iyidir. Bir zaman gelecek ki, bütün insanlar, bütün milletler hür olacak; akıllar hür olacak, kalpler hür olacak, vicdanlar hür olacak. İnsaniyetin bu kara günleri sonuna yaklaşmıştır. Hak kuvvete galebe çalacaktır. Nasıl bu gördüğümüz mavi gökte parlak bir güneş varsa, ruhların mânevi semasında da ondan daha parlak bir güneş vardır ki, doğmak üzeredir. Bu güneş hürriyettir ki, harareti muhabbettir; vazifesini sorarsan adalettir, sevgili kızım.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 11.07.2006 – 10:57 Posted by | İADELİ TAAHHÜT | 8 Yorum |