‘bekleme salonu’ Kategorisi için Arşiv

aydının duyduğu tiktak*

Yayınlandı: Temmuz 8, 2011 / bekleme salonu

“Kimi başında taçla doğar, kimi elinde kılıçla… Ben kalemimle doğmuşum. İnsanlar kıyıcıdırlar, kitaplara kaçtım. Kelimelerle munisleştirmek istedim düşman bir dünyayı…”

“Aydın olmak için önce insan olmak lâzım. İnsan mukaddesi olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur, maruz kalmaz, seçer. Aydın kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi. Aydını yapan, uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatın bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs.”

“Avrupalının sırtından kırbaç izi silinmiş ama ruhundan silinmemiştir, bu yüzden acımasız ve gaddardır; Frenk azad edilmiş köle demektir.”

Yüz akımız Cemil Meriç‘in ruhu şad olsun. Hakkında bin kitap yazılsa yetmez.

______________________________________

(*) Henri Michaux‘nun “Delinin duyduğu tiktak başka bir tiktaktır.” sözünden esinlenerek.
(**) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta,  13.06.2007 – 12:01 Posted by | BEKLEME SALONU | 14 Yorum |

 

Reklamlar

– Sürekli ve sistematik olarak yapay ihtiyaçlar (olmayan-ihtiyaçlar) yaratmak ve bu uğurda iğrenç bir pazarlama iletişimi sektörü oluşturup kaynak israfına yolaçmak,
– İhtiyaç ve tatminsizlik duygusunu, israfı, sınıf atlama tutkusunu alabildiğine körüklemek,
– Bütün insanların temel ihtiyaçlarının giderilmesini sağlamayı bir insanlık sorunu olarak telakki etmemek,
– Doğanın sınırsızca ve gaddarca sömürülmesinin geridönüşsüz bir çevre felaketine, giderek insan uygarlığının yıkımına ve yokoluşuna yolaçmakta olduğunu bile bile kendisiyle birlikte bütün insanlığı ve diğer canlıları ateşe atmaktan kaçınmamak,
– Maddi imkanlar olmaksızın özgürlüklerin soyut birer kavram olmaktan öteye geçemeyeceği gerçeğini hep gözlerden ırak tutmak,
– “Liberal demokrasi”nin aslında bir “plutodemokrasi” ve aslında o bile değil, bir “plutokrasi” olduğu gerçeğini de çeşitli illüzyon numaralarıyla sistematik olarak kamufle etmek,
– Seçim, temsiliyet, yasama ve yürütme mekanizmaları, yargı denetimi, yasal yönetim gibi liberal demokratik kurumların temelini oluşturduğu liberal demokrasi kavramını bir tür “siyasetin sonu” olarak empoze ederek kutsallaştırıp tabulaştırmak,
– Liberal-demokratik kurumlar örgüsünün ve ekonomik-liberalist söylemin özgürlük-eşitlik paradigmalarını hayata geçirmedeki yetersizliği/çapsızlığı/illüzyonelliği,
– Ekonomik liberalizmin ve onun omurga-kavramı olan “serbest piyasa”nın ütopik/teorik bir kurmaca olduğu, kapitalizmle ekonomik liberalizmin özdeş olmadığı yapısal/döngüsel krizlerle ortaya çıkmasına rağmen bu söylemle zihinleri ısrarla iğfal etmeyi sürdürmek ve krizlerin yükünü devlet müdahaleleriyle zenginler lehine yoksulların sırtına bindirmek,
– Bir önceki maddede belirtilenle bağlantılı olarak, ekonomik-liberal söylemin büyük yapısal/döngüsel krizlerle birlikte faşizme kapı açma ihtimalinin yüksek oluşu,
– Faşizmi söylem olarak lânetlemekle birlikte onun kapitalizmin içkin bir olgusu olduğu gerçeğini saklamak,
– Küreselleşmeyi yalnızca egemenlerin küreselleşmesi olarak dayatmak, ezilenlerin küreselleşmesini sistemli olarak engellemek,
– Genel, yerel ve yöresel savaşları/çatışmaları/anlaşmazlıkları sistemi besleyip canlı tutan birer “iş fırsatı” olarak hayata geçirmek, beslemek ve azdırmak,
– “Yasal”laştıramadığı sömürü alanlarını mafyalar, gizli örgütlenmeler, terör örgütlenmeleri, vb yol ve yöntemlerle oluşturmak, sevk ve idare etmek, canlı tutmak,
– Kapitalizmin âli menfaatleri uğruna halkları/etnisiteleri birbirine düşürmekten hiç çekinmemek, ırkçılık ve milliyetçilik duygu ve yönelimlerini bu uğurda sonuna kadar kullanmak…

Hemen aklıma gelenleri önem sırası falan gözetmeden, bilimsel-literatürel jargonu filan kullanmadan yazıya döktüm. Boşlukları siz tamamlayın lütfen. Böylelikle hep birlikte kapitalizmin suç ve günahlar listesini oluşturalım.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 26.10.2008 – 11:08 Posted by | BEKLEME SALONU | 31 Yorum |

Lale Oraloğlu öldü…

Alice Coltraine öldü…

Michael Brecker öldü…

N’oluyoruz yahu? Ölen ölene… Ama ölenler, ölümleriyle şu bedbaht dünyayı daha da yoksullaştırıp daha da sefilleştirenler… Tanrı’nın bir bildiği olmalı, değilse bu bir haksızlık demekten kendimi alamıyorum.

Özellikle efsane müzisyen Michael Brecker hakkında birşeyler yazmak istiyorum. Şimdilik bekleme salonunda otursun bu kısa notum. Sevin Okyay’ın Radikal’deki şu yazısından bir alıntıyla selamlayayım ustayı:

“Çok kendine özgü bir sound’u vardı. Nasıl bir sound’a sahip olmak istediği konusunda doğal bir anlayışı olduğunu söylerdi ki, büyük kısmı, nasıl bir sound’a sahip olmak istemediğinden kaynaklanıyormuş.”

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 17.01.2007 – 13:26 Posted by | BEKLEME SALONU | 7 Yorum |

volere volare…

Yayınlandı: Temmuz 5, 2011 / bekleme salonu

Hayatımda şu ya da bu şekilde yer etmiş insanlar birer birer yokluğun karanlığına göçüyorlar. Çok sevdiğim İlhan Berk gibi… Benim iyi bir şairden ziyade uslanmaz bir çocuk gibi gördüğüm Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi…

“Kül”ün ödül töreninde yaptığı konuşmada ne demişti İlhan Berk? “Bir kuşa, bir sardunyaya, bir kadına yazmak için bakmak… Herşey ama herşey yalnız yazmak için var. (…) Ancak o zaman dünyada olduğunu kavrayan, anlayan, duyan (…) işte böyle bir adam aranızda dolaşan.”

Herşeyi ama herşeyi yalnız yazmak için var gören iki koca çocuk göçtü bu dünyadan. Birinin adı şu, ötekininki buymuş. İkisi de adam, ikisi de hayatı işaret etti, ikisi de gözümüzün önündeki perdeleri aralamak için yaşadı, ikisi de ölüm atına binip gitti. İkisi de “bir kuştu, yeşilli yeşilli bir kuş.” Uçtular işte, sözlerini içimizde mayalandırıp.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 17.10.2008 – 11:04 Posted by | BEKLEME SALONU | 1 Yorum |

Foucault, bilginin bir “doğru” meselesi olmayıp bir iktidar meselesi olduğuna işaret eder. Muktedir tarafın bilgiye yapıştırdığı sıfattır “doğru”. Alternatif bilgileri bastırarak iktidarı pekiştirir “doğru bilgi”. Klasik entelektüelin eylediğiyse, bunun tesciline katkıda bulunmaktır. Vebal altındadır klasik entelektüel bu bakımdan. Foucaultyen “spesifik entelektüel”se, iktidarın bilgi yoluyla yeniden-üretimine direnendir. “Evrensel akıl”dan türeme “büyük kuram”larla söylemsel bir otorite ve doğru tekeli kurulur ve böylelikle mevcut iktidar ilişkileri korunmuş olur; klasik entelektüel bu suça iştirak eden ve onu yeniden-üretendir. Foucault bütün bunların karşısına “hayatın kendisi”ni, “bastırılmış/susturulmuş bilgilerin başkaldırısı”nı, modern demokrasinin temsiliyet ilkesinin, yani kitlenin bilinci olan ve başkaları adına bilen entelektüelin işlevinin bittiği iddiasını, bir “karşı-bilim” olarak geneolojiyi koyar.

“Gerçek meselesiyle uğraşmak değil benim derdim, daha ziyade gerçeği söyleyen ve gerçeği söyleme edimi meselesiyle uğraşmaktır.”

“Entelektüelin rolü, bundan böyle, kuramsal eleştiriler üretmek, kitlelere akıl veren kişi rolüne soyunmak olmayıp gerekli analiz araçlarını sunabilen olmaktır asıl.”

Bilgi toplumu çağı da dediğimiz bu postmodern dönemde sınai kapitalizmin entelektüel rol modeliyle, bugünkü burjuva demokratik işleyiş mantığının hantal, dural karakteriyle nereye gidilebilir? Foucault’nun “spesifik entelektüel”i bize bu hususta açılım sağlayabilir mi acaba?

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 25.06.2008 – 13:38 Posted by | BEKLEME SALONU | 3 Yorum |

değillemeler

Yayınlandı: Haziran 30, 2011 / bekleme salonu

Şiir, uyaklı, süslü bir söz yığıntısı, belâgat değildir. Bir hikmet izdüşümü de değildir. Manzume ortak paydasında toplanmaktan başka ayırdedici özelliği olmayan bir söz sanatı da değildir. Bir duygu sağanağı hiç mi hiç değildir. Zanaatkârlıkla yetinmek, biçime sığınmak değildir. Propaganda bülteni, felsefe metni, aforizma parıltısı, parti programı, sarhoş mezesi, kahır arkadaşı, balkon altı serenadı değildir. Sirk cambazlığı, gösteri, şov, illüzyonistlik değildir -bunları olumsuzluyor değiliz. Bir aruz kalıbının can bulmuş yahut bir hece ölçüsünün cisimleşmiş hali olmadığı gibi, serbestiyet bahanesine sığınarak cümleleri rastgele bölme, devirme, yuvarlama cambazlığı da değildir. Bildiğimiz dille yazılan bir düz-iletişim mecraı/iletisi hiç ama hiç değildir. Şiir zamansal değildir. Lineer değildir, çembersi değildir, sarmal bile değildir. Edebiyat derslerindeki “şair ne anlatmak istiyor burada?” değildir. Şiir [hikâye-]anlatıcı değildir, [yol-]gösterici değildir, mantık yürütücü değildir, akıl verici değildir, aydınlatmacı değildir, öğretmen değildir, hoca değildir, hacı değildir. Şiir, nesnelliğe prim verici değildir ama kayıtsız şartsız öznellik küpü olmanızı da talep eder değildir. Şiir, logos’tan pathos’a, mimesis’ten katharsis’e çıkan patikada ustalaşmanızı isteyendir ama şarlatanlaşmanızı hiç istemeyendir. Şiir, kurala, kısıta, yasaya, kalıba, kategoriye, kaba, kacağa sığan/uyan değildir; uyacaksa da bunu canı istediği için/istediği zaman, o sırada öyle gerektiği için yapandır. Şiir, geleneği red ve inkâr etmeyen, ama aynı zamanda ona tıkılıp kalmayandır. Önce ve öncelikle kendini dönüştürmek isteyendir. Şiir sadece söz, sadece yazı, sadece ses, sadece ritm, sadece armoni, sadece mimari, sadece matematik, sadece teknik, sadece duygu, sadece bilmemne olmadığı gibi, bunların toplamına da eşit ve/veya denk değildir.

(Devamı var)

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 06.11.2008 – 13:31 Posted by | BEKLEME SALONU | 4 Yorum |

yazı ve iktidar

Yayınlandı: Haziran 28, 2011 / bekleme salonu

“Dil ne gericidir ne de ilerici; yalnızca faşisttir.”

“Demek ki dilde kölelik ve iktidar kaçınılmaz olarak birbirine karışır. Eğer yalnızca iktidardan kurtulma gücünü değil de, özellikle hiç kimseye boyun eğdirmemeyi de özgürlük olarak adlandırıyorsak, o zaman yalnızca dilin dışında özgürlük var olabilir. Ne yazık ki, insan dilinin dışı yoktur.” (Roland Barthes, devamında, bir kaçamak/fırsat/imkan yoklaması olarak Kierkegaard ve Nietzsche‘nin önermelerini refere ediyor.)

“Bizler (…) ancak, dili atlatabilir, ancak dille oynayabiliriz: İktidar-dışı dili, (…) bu kurtarıcı aldatmacayı, bu sıyrılışı, bu eşsiz kandırmacayı ben kendi adıma edebiyat diye adlandırıyorum.”

Barthes, Collège de France’ta verdiği ”Açılış Dersi”nde* böyle diyor. “Dilin ve söylemin iktidarından uzak durmak”, onun çabası. “Yazma arzusu” ile iktidar olgusu arasındaki tehlikeli tuzağın üzerinden sıçrayabilmek.

—————————–
(*) Roland Barthes, Yazma Arzusu, haz: Mehmet Rifat, Sel Yayıncılık, 2008
(Devam edecek)
(**) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 06.11.2008 – 14:43 Posted by | BEKLEME SALONU | 26 Yorum |