nigâh kûn ki mum-ı şeb berahı mâ…

Yayınlandı: Ocak 27, 2012 / jükrüpasapaşazı

“Kör Baykuş”u kim yazmıştır? Sadık Hidayet. Kimdir bu adam? İranlıdır.

Sohrab? Furuğ Ferruhzad? Samed Behrengi? Hafız? Attar? Sadi? Şehriyar? Hayyam? Baba Tahir Üryan? Celal Al’Ahmed? Sadık Çubek? Rıza Beraheni? Firdevsi?

Zerdüşt dininin kutsal kitabı Avesta’ya gelip dayanan büyük bir kültür birikiminin üzerine oturmuş İran edebiyatını tanımamak kadar büyük ayıp var mıdır?

İran, Pers uygarlığı ve mirasçıları demektir. İran, köklülük, soyluluk, asalet demektir. İran, zarafet, letafet, hüzün demektir. İran, büyük bir dilin, ince bir dilin, güzelliği başdöndürücü bir dilin diyarı demektir. İran, her zerresine sinmiş bir batınî nağmenin bir ülkeye insan ruhunun izlerini katmışlığı demektir. Bu nağmenin nota defteri Farısî gözlerin iç derinliklerinde, binaların taşlarında, sokakların içli sessizliğinde, bedestenlerin nemli serinliğinde, Rıza Şah Pehlevi‘nin insan kızartma makinelerinden yükselen çığlıklarda ve totaliter zihniyetin zamana göre değişen binbir suratındadır.

Farsça öğrenmeden bu dünyadan göçersem gözüm arkada kalacak. İyi ki Türkçe biliyorum. Dünyanın en melodik, en şiirsel, en matematiksel iki dili bunlar. Vallahi ben söylüyorsam iki gözüm önüme aksın. Çağımızın en önde gelen dilbilimcileri söylüyor. İngilizce’nin ifade gücü çok yüksekmiş. Muzmin Anonim Bey, ne derseniz deyin sevmiyorum şu meymenetsiz, duygusuz, çiğ Anglosakson lisanını ben –büyük sanatçılarına rağmen. Suyunu vermezseniz, toprağına bakmazsanız her dil solar, kurur gider. Anglosaksonların dilinin matah oluşundan değil.

Abdülhak Şinasi‘den bir anekdot sunayım. Nereden indirmişim bilgisayara, hatırlayamıyorum.

Paris metrosunda Halid Ziya ile Hamdullah Suphi birbirlerine rastgelmiş, bir hayli konuşmuşlar. Metrodan çıkarken bir Fransız yanlarına gelmiş, mazur görülmesini rica ile, kendisinin dillerin musikisiyle alâkadar olduğunu ve hangi dille konuştuklarını sormuş. Türkçe olduğunu öğrenince, şimdiye kadar bu dili duymak fırsatını bulamadığına müteessir ve şimdi duyduğuna da pek mütehassis olduğunu söylemiş. “Eğer bu istasyonda inmeseydiniz mahzâ konuşmanızı işitmek için sizi devam edeceğiniz istasyona kadar takip edecektim. Ne eski bir millet olduğunuz anlaşılıyor, zira lisanınız bu ahenkli ve musikili inceliğine ermek için ne uzun zamanların sarf edilmiş olması iktiza eder!” demiş.

Ben kendim de çok duydum bunu yabancılardan. Hele içlerinden biri –hem de bir Fransız– bana demesin miydi ki, “Sizin dilinizi işittikten sonra kendi dilimin müziğiyle övünemem artık!”

Ne güzel Türkçe bilmek, Türkçe konuşabilmek! Bir de Farsça olsaydı yanında, suyundan da koyardım.

Rahmetli Onat Kutlar’a kulak verelim:

***

Güzel bir zamandı.

1963 yılının Eylül ayı. Anadoluhisarı’nın eski ve kocaman ahşap yalılarından birinde, hanımelleri, mor salkımlar, vişne ağaçlarıyla dolu kuytu bir bahçede, sabahları rıhtımı yalayan denizi, gün boyu satıcıların seslerini ve akşamüstleri İsfahan faslının gizli serinliğini dinleyerek geçirilmiş bir yazdan sonra birden başlayan yarı kanatlı yarı gölgeli günler.

Celal‘le birlikte, Hukuk Fakültesinin benim için üç yıl ara verilmiş diploma sınavına hazırlanıyorduk. İçimiz sürekli bir isyanla doluydu. Kitapları açtıktan kısa bir süre sonra, İran’da ve Türkiye’de, yani hukukun karanlık sürprizlerle dolu bir labirent haline dönüştüğü ülkelerimizde yaşayan “hüsnüniyet sahibi üçüncü şahıslar”ın tümüne veryansın ederek kapatıyor, Furuğ Ferruhzad‘dan söz etmeye başlıyorduk. İran’ın o sırada henüz yirmi yedi yaşındaki genç ve fırtınalı kadın şairinden.

Onun, Şah dönemi işkencelerine ve yeryüzündeki tüm haksızlıklara karşı yükselttiği karanlık bir çığlık olan “Yeryüzü Ayetleri”ni birlikte çevirdik ve “Yapraklar” dergisinde yayımladık. Tıpkı aynı dergide çevirisini yayımladığım Juan Goytisolo‘nun “Çürüyen Bir Ülke: İspanya” yazısı gibi büyük ilgiyle karşılandı şiir. Sonraki yıllarda da unutulmadı.

Fakülte yılları boyunca sadece benim değil, Demir Özlü‘nün, Selahattin Hilav‘ın, Doğan Hızlan‘ın, Yaşar Kemal’in, Atilla Tokatlı‘nın da yakın arkadaşı olan Celal Hosrovşahi, çağdaş İran edebiyatının yetenekli yazarlarından biri olduğu kadar, klasik Doğu metinlerinin çoğunu ezbere bilecek kadar birikimi zengin bir gençti. Çok sevdiğim Sadık Hidayet‘i onun bilgisiyle daha derinden tanıdım. Hafız‘ı, Hayyam‘ı, bizdeki ve Batıdaki çevirilerinden çok daha başka yönleriyle.

Onun, çoğu kez, olağanüstü esprilerle süslediği, azeri renkler taşıyan zengin konuşmalarını dinlerken hep şaşırırdım. Çağdaş Fransız, Alman, İtalyan, Rus yazarlarını, ozanlarını bunca yakından tanırken, hatta Tagor ve İkbal gibi Doğu ozanlarını bile dilimize çevirmişken, nasıl olmuştu da bunca yakın bir komşu ülkenin edebiyatı bize bunca uzak kalmıştı? Nima ile başlayan ve Furuğ‘a kadar uzanan modern İran şiiri nasıl karanlıkta bırakılmıştı bizler için? Birlikte oturup, Deryabenderi‘nin “Hacer’in Kısa Bacaklı Tavuğu” öyküsünü çevirirken sorardım Celal’e: “Nasıl bugüne kadar tanımamışım bu olağanüstü öykü yazarını?” Bana heyecanla, son otuz yılın önemli romancılarını, ozanlarını, öykü, deneme yazarlarını anlatırdı.

Ama tam kestiremediğim bir nedenle, bütün konuşmalarımız Furuğ’la noktalanırdı. Bana açmadığı bazı şeyler olduğunu sezerdim.

(…) Sustu. Gölgelenen kıyılarına daldı gitti Göksu’nun. Kayığımız süzülerek harap ahşap evlerin, halat ve çömlek imalathanelerinin önünden geçiyordu. Sonra döndü, bana baktı. Gözlerinde garip bir pırıltı farkettim. Sevinç ya da gözyaşı. Bir süre öylece durdu. Sonra “Dinle” dedi.

“…Nigâh kûn ki mum-ı şeb berahı mâ
çegûne katre katre âb-mişeved
surahiye siyahı didegânı men
be lay lay germ tu
lebaleb ez şerab mişeved
be ruyi kahvare haye şiir men
nigâh kûn
tu midemi ve aftab mişeved…”

Kendine özgü azeri aksanı ile çevirdi, okuduklarını:

“…Bak tam karşımızda gecenin mumu
damla damla nasıl eriyor
nasıl doluyor ağzına kadar uyku şarabıyla
gözlerimin simsiyah kadehi
senin ninnilerini dinlerken
ve bak nasıl
şiirlerimin beşiğine
sen doğuyorsun, güneş doğuyor…”

“Kimden bu?”
“Kimden olacak” dedi, “Furuğ‘dan elbette. Bugüne kadar okuduğum en güzel aşk şiirinin sonu..”

Benimle yaşıt olan bu siyah ve derin gözlü, hüzünlü bakışlı güzel genç kadını düşündüm. Bir üniversite öğrenimi bile görmemişti. Ama daha otuzuna varmadan çağdaş İran şiirinin en önemli şairlerinden biri, hatta birincisi olarak kabul ettirmişti kendini. Yaşam dolu, neşeli, dik başlı, hırçın ve çok duyarlı bir insandı. Baskıya karşı şiirleri elden ele dolaşıyor, her yapıtı edebiyat ortamında tartışmalara yol açıyordu. (…)

“Aşık mı Furuğ?”
Celal cevap vermedi.

Ben ağır ağır kürek çekerken Celal, Furuğ’dan şürler okumayı sürdürdü.

Farsça’nın garip bir özelliği var. Nima‘nın, Furuğ‘un ya da onun yakın arkadaşı Sohrab‘ın şiirleri genellikle ölçüsüz, uyaksız olduğu halde, dilin müzikalitesi nedeniyle aruz vezninde şiirler dinlemiş gibi olursunuz. Ama öyle sanıyorum ki İran’lı şiir okurları, benim çeviriden sonra aldığım garip tadı şiiri okurken ya da dinlerken alırlar. Bu tat tıpkı Nazım‘ın kimi rubaileri gibi hem eski’yi hem yeni’yi, hem Doğu’yu hem Batı’yı aynı anda içinde taşır. Geçmişin diliyle gelen geleceğin sezgisi.

Furuğ’un şiirlerini dinlerken geleceğe doğru kürek çektim.

Okul bittikten sonra İran’a gitti Celal Hosrovşahi. Ondan uzun zaman haber alamadım. 1970′li yıllarda bir gün, şık takım elbisesi, James Bond tarzı çantasıyla Sinematek’teki odama girdi. İran Tersaneler Genel Müdürlüğü’nde çalışıyordu ve bir toplantı için gelmişti. İki eski dost hasretle kucaklaştık. Konuşacak çok şey vardı. Ortak dostlarımız, politika, edebiyat, yaptığımız işler ve elbette şiir.

Birden sordum: “Furuğ’dan ne haber?”

Yüzünden karanlık bir bulut geçti. Ve yüreğine bir şey saplanmış gibi derin bir acıyla karardı.

“Bilmiyor musun?”
“Yoo…”
“Öldü Furuğ. 1968′de. Henüz otuz iki yaşındayken. Bir araba kazasında. Başını kaldırımın kıyısına vurdu ve oracıkta bir kuş gibi öldü. Son kez gördüğümde uyuyor gibiydi…”

Sustu ve bir daha konuşmadı. Şiir okumadı. Şaka yapmadı. İstanbul’da kaldığı birkaç gün süresince bir daha uğramadı bana. Celal Hosrovşahi’yi bir on beş yıl daha görmedim.

Furuğ’un ölümünün, onun için ne demek olduğunu biliyordum. Bu nedenle, iki yıl önce, bombalanan Tahran’dan, biraz daha zayıflamış, biraz daha tedirgin ve uzun süre kalmak niyetiyle geldiğinde hiç Furuğ konusunu açmadım. Ta ki bir akşamüstü, Boğaz’da bir lokantada o, kendiliğinden bir ırmak gibi ardarda şiirlerini okumaya başlayıncaya kadar. Devrimin, kendisinin de katıldığı ilk aylarını, anlatırken nasıl coşkuluysa öyle, ölen onbinlerce gençten nasıl acı duyuyorsa öyle. Günlerce Furuğ’u anlattı.

İki üç ay sonra, elinizdeki kitapta yer alan şiirleri çevirmeye başladık.

Ortalık ağır ağır kararıyor, sandal Göksu’nun kuytu kaynağına yaklaşıyordu. İkimiz de suskunduk. Kıyılardaki sazların birden çıkan akşam esintisiyle yükselen uğultusu ve uzak vapur düdükleri duyuluyordu. Kaynağı çevreleyen büyük çınar ağaçlarına doğru yaklaştık. Kürekleri bıraktım. Sandal hafifçe dönerek kaydı ve durdu.

Celal’in yüzü karanlıktaydı. Bana eğildi. Gözlerinde bir ışıltıyla usulca: “Furuğ’u seviyorum. Bir aşk öyküsü bizimki…” dedi.

Bunu hafif bir sesle söyledi ama birden, çevredeki çınarlardan bir sürü kuş havalandı.

“…karatahtaya taş sözcüğünü yazar yazmaz çocuklar
ulu ağaçlardan sığırcıkların çığlık çığlığa kanat çırparak
uçup gittikleri
o an…”ı şimdi çok iyi hatırlıyorum.

Güzel bir zamandı.*

—————————————————————-

(*) Onat Kutlar’ın, Celal Hosrovşahi ile birlikte çevirdiği Furuğ şiirlerinin yer aldığı “Sonsuz Günbatımı” isimli kitaptaki sunu yazısından. Kitabı bana 3 Haziran 1989 günü rahmetli Kutlar armağan etmiş.

(**) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 18.07.2006 – 17:12 Posted by | JÜKRÜPASAPAŞAZI | 12 Yorum |

Reklamlar
yorum
  1. metin dedi ki:

    12 Yorum »

    1.

    Sayın Metin Bey,

    Yukarıdaki harika yazıdan ,hele hele sunum kısmına ait alıntıdan sonra yazacaklarımın çok şey ifade edeceğini sanmıyorum.
    Sadece Farsça konusunda size katıldığımı belirtmek istiyorum. İran Halkının ,gördükleri zulme razı olmama adına gösterdikleri direnç,hassasiyet,kararlılık ve bunun duygu yüklü sesleriyle ,Devrim yıllarına ait marşlara yansıyan görüntüleri ,anlamını bilmesem de kulağıma hoş gelen nağmeleri geldi aklıma.

    Selam ve saygılarımla………CEREN

    Yorum tarafından ceren | 18.07.2006 – 20:59 | Düzenle
    2.

    Semerkand’da ölmek istiyorum Ceren Hanım.

    İran’dan geçerek. Isfahan’dan, İran’ı İran yapan herşeyden. Ve sonra da Buhara’dan.

    Yorum tarafından metin-thePoor | 18.07.2006 – 21:10 | Düzenle
    3.

    İran’da değil. İran’dan geçerek.
    Nedense…

    Yorum tarafından metin-thePoor | 18.07.2006 – 21:21 | Düzenle
    4.

    Sayın Metin Bey,Semerkantla ilgili meseli bilmiyorum.ama paylaşırsanız gerçekten sevinirim.

    Semerkant…Bana Amin Maalouf un,okuduğum harika romanını hatırlattı.

    Katıksız bir romantizm yaptığımı düşünenler çıkabilir şimdi.
    Romantizm? Belki.
    Ama katıksız değil
    ))))
    Selamlarımla….CEREN

    Yorum tarafından ceren | 18.07.2006 – 21:44 | Düzenle
    5.

    Tam da kendi yorumlarımı silmekteydim ki sizden mesaj geldi. Hay Allah!

    “Katıksız bir romantizm yaptığımı düşünenler çıkabilir şimdi.
    Romantizm? Belki. Ama katıksız değil.” dediydim. Evet. Katıklı çünkü! Katığı ne mi? Başka bir yazının konusu olabilir belki. Yazarım belki. Söz verince yapamıyor, yalancı duruma düşüyorum!

    Meselin orijinalini bulduğumda yazarım, söz!

    Yorum tarafından metin-thePoor | 18.07.2006 – 21:48 | Düzenle
    6.

    Bu arada Amin Maalouf u okumadıysanız(gerçi buna pek ihtimal vermesem de)kitaplarını beğeneceğini düşünüyorum.

    Doğunun Limanları,Afrikalı Leo,Semerkant…Eğer gerçekten istiyorsanız ,mutlaka yapmanız gereken düşünceleriniz için , gideceğiniz yerler konusunda, ipuçları verebilir.
    Selam ve saygılar….CEREN

    Yorum tarafından ceren | 18.07.2006 – 21:49 | Düzenle
    7.

    Vermediğiniz ihtimal ne yazık ki doğru! Okuma fırsatı bulamadım. Okumayı planlamıştım.

    Yorum tarafından metin-thePoor | 18.07.2006 – 21:51 | Düzenle
    8.

    Sizin gibi çok yönlü olunca insan,doğal olarak planlanan işler de aynı oranda fazla oluyordur.Ama olsun yine de çok geç değil ki.En azından kitapları,yazarı duymuş ve okumayı planlamışsınız.
    İtiraf ediyorum benim bazen ,sizin bahsettiğiniz kitap ya da yazarlardan bırakın okumayı planlamayı,isimlerini bile duymadığım oluyor.
    En içten saygı ve selamlarımla..CEREN

    Yorum tarafından ceren | 18.07.2006 – 22:33 | Düzenle
    9.

    Metin bey,

    Farsça öğrenmeden bu dünyadan göçersem gözüm arkada kalacak.

    Ben de ogrenmek ister miydim. Can-i gonulden evet. Ogrenmeden gidersem gozum acik mi kalacak. Evet, ama, Farsca ogrenmedigimden degil, daha sirada neler var.. Yani, gozum zaten acik gidecegim; bir sebep daha eklemis olurum sadece..

    İyi ki Türkçe biliyorum. Dünyanın en melodik, en şiirsel, en matematiksel iki dili bunlar.

    Hamgi Turkce’den bahsettiginize bagli olarak bu dediklerinize katilir ya da kaltilmam.

    Matematiksel lafini duyunca tuylerim diken diken oluyor. Matematigi sevmedigim icin degil, bilakis, matematikteki ahenk de beni siir gibi –hatta cok daha fazla alir goturur.. Ama, dili matematiksellikle itham etmek? Bu benim kabul edemeyecegim bir hakarettir –diyenlerin ne dediginden bihaber olusu da yegane hafifletici sebeptir bence…

    Matematik, tipki siir gibi, feng Shui gibi, esref saati gibi, ve benzerleri gibi, bir ahenk arayisidir. Ahengi temsil etmez; matematiksellik bulduk diyerek ahenkli oldugunu da soyleyemeyiz.

    Turkce modern bir dildir. Bundan ne kasdettigimi de mimari ile, sehir mimarisi ile aciklamaga calisayim. Akliniza Washington, DC, ya da Manhattan, NY, gelsin. Sokak ve caddeler bir satranc tahtasi, bir dama tablasi gibi cizilmis; kareler, dikdortgenler ve ucgenlerden olusmus olsun..

    Bir cok insanin ozentisidir bu. Ozenti de tabii bir haldir; dolayisi ile ozentinin varligina itiraz etmiyorum. Sonucuna? Evet.

    Sonucunda ortaya cikan sey dogal degil; ve bu sehirlerde karsilastigim yabancilasmanin (alienation’un) derinlerdeki sebeplerinden birisi olarak bu kartezyen geormetri manyakligini da bulurum.

    [Bu benim hissiyatimdir, elimde done filan yok. Ama, o kadar yeknesaktir ki, X ve Y koordinatlarini bilirseniz, butun sehir cozulmus gibidir. Ruhu ya da sihri yoktur.]

    Turkce de oyle, bence. Toplam yaklasik 150 cesit taki ile, yaklasik 15-20,000 morfolojik kural ile, bir seyler yapadurursunuz…

    150 cesit tugla ile bina yapmak gibi. Hepsi birbirine benzeyen, 150 taneyi bir tanidiktan sonra hic bir sihri, ruhu ya da surprizi olmayan bir mimariden bahsediyoruz..

    Heryerde rastlayabilecegimiz postane, okul ve hastane binalari, karargahlar filan gibi.. Ucuz, cabuk, yeteri kadar fonksiyonel ve ruhsuz..

    Frenkinden Fellahina, Arnavutundan Acemine, Rumundan Ibihina, Ermenisinden Yakutisine, Bosnagindan Uyguruna kadar herkesin bir seyler kattigi bir Imparatorluk dili, gun geldi bize 100 beden buyuk geldi. Elbise hep ayniydi, ama, beden ve kafa daralmisti.

    Sadece beden daralmis olsaydi problem olmazdi, ama, kafa daralinca felaket: Bu dar kafayla, aldik elimize bag makasini, baltayi ve hizari, ve BUDADIK. Daha dogrusu, DOGRADIK.

    Dar kafa ile ‘az olsun bizim olsun’ denildiginde, bunun asil anlami sadece ‘az olsun’dur. Bizimki bizimdi zaten…

    Simdi.. Bu ‘az’ dilde yazilmis seylerde matematiksellik filan oldugunu hala daha tekrarlamak isteyebilirsiniz, dolayisi ile –pre-emptivaly–, evet size katilirim: Dort islem seviyesinde matematiksellik vardir ve hep de dort islem seviyesinde birakir sizi..

    Derunu, derini ya da yuksegi veya yucesi yoktur. Turevleri muzafat, entegralleri mubadelattir…

    Resmi tarife uygun bir dille yazilmis siirlere bakinca –hangisi olursa olsun– 23 Nisan Musamerelerinde okunanlari dinlemis gibi olurum: Daha baslar baslamaz yavan ve ruhsuz bir zorlama oldugunu ve acinacak derecde basit olan icerigin sonunu gormemek icin oradan kacmak arzusu hissi..

    Ben bu dili cok seviyorum, ama, begendigimi soylemem kolay degil. Bu haliyle, bu dil, ufkumuzu bir asiret ufkuna tikiyor.

    Vallahi ben söylüyorsam iki gözüm önüme aksın. Çağımızın en önde gelen dilbilimcileri söylüyor. İngilizce’nin ifade gücü çok yüksekmiş. Muzmin Anonim Bey, ne derseniz deyin sevmiyorum şu meymenetsiz, duygusuz, çiğ Anglosakson lisanını ben -büyük sanatçılarına rağmen. Suyunu vermezseniz, toprağına bakmazsanız her dil solar, kurur gider. Anglosaksonların dilinin matah oluşundan değil.

    Sevmek ile begenmek arasindaki farki size benim anlatmam gerekmedigini biliyorum.

    Anglosaksonlarin dilinin mazisi 3-400 sene geriye ya gider ya da gitmez. Kimse de cikip dilin kulturel gecmisi ile ovunmez bile; cunku olmadigini herkes biliyor.

    ‘Aman yarabbi, bu dil bizden daha buyuk hale geldi, bunu bir Akademi filan kurup zapt-u rapt altina alalim’ filan demeyecek kadar akillica davranmislar.

    Deryanin buyuklugunden korkmak yerine, herkesin kabi kadar doldurmasini daha makul bulmuslar.

    Biz [ya da Fransizlar, ya da Almanlar], oyle miyiz? Avare kasap ciragi misali, bos durdugumuzda dilimizi oramiza buramiza bulastirmisiz –tam anlamiyla da bulastirmisiz.

    Siz simdi, cikip bana, dar kafali, minimalist bir donemin peydahlamaga calistigi bir deneyin gecikmis bir milliyetcisi misali eldeki acubeyi savunuyorsaniz, hayranliklarinizi hayranlikla dinlerim. Ama, malesef, o kadarla yetinmek zorunda kaliriz.

    Bu arada: Sirf kayitlara gecmesi acisindan soylemek isterim ki, verdiginiz anekdot da, bugunku dilimiz ile ilgili degil.

    Geri kalana itiraz edecek bir sey bulamiyorum. Hele de, 5 dakika bile gormus oldugumu iddia edemeyecegim bir Acem kizinin gozlerini bunca zaman hatirlayan birisi olarak… :))

    Yorum tarafından Muzmin Anonim | 19.07.2006 – 14:17 | Düzenle
    10.

    Eyvah ki eyvah! Muzmin Anonim Bey, ajansın mutfağına zıkkımlanmaya gitmeden, hemen bir hususu düzelteyim. Aslında bunu görememiş olmanız büyük haksızlık ve ihmal ya neyse. Benim beğendiğim Türkçe, şu son yüz yılda canına okunan, orası burası budanan Türkçe değil elbette. “Niyçün eteğiniz eksik, bağyan?” yazımı okuma fırsatı bulamamışsınız anlaşılan. Yoksa bunu hemen farkederdiniz. Diyeceğim, yine olmayacak. Ben bunu farketmenizi sağlayacak şekilde konuştum aslında şimdiye dek hep, doğru değil mi?

    Diğer söylediklerinizi, düştüğüm bu nota göre okursanız, zaten ortada mesele kalmayacak sanırım. Anlaşmış olacağız. Zaten anlaşıyorduk biliyorsunuz bu konularda.

    Beğenme-sevme ikilemine gelince, evet. Doğrudur, öyledir.

    Yorum tarafından metin-thePoor | 19.07.2006 – 14:27 | Düzenle
    11.

    “Muzmin Anonim Bey, ajansın mutfağına zıkkımlanmaya gitmeden, hemen bir hususu düzelteyim.”

    Tabii ki burada acansın mutfağına zıkkımlanmaya giden benim. Üçüncü şahıslara itinaylan duyurulur.

    Yorum tarafından metin-thePoor | 19.07.2006 – 14:59 | Düzenle
    12.

    http://loverisloser.wordpress.com/2008/10/01/nigah-kun-ki-mum-i-seb-berahi-ma/

    Yorum tarafından metin | 29.04.2010 – 11:39 | Düzenle

  2. afşar dedi ki:

    Farsça’yı maalesef hiç de latif bir dil olarak işitemiyorum. Adamın kafasına iner gibi seslendirilen “o”ları ile saldırgan bir intiba uyandırıyor. İran’da bir kaç defa bulundum. Tek sevdiğim tarafı gayrı resmi olarak Türkçe konuşmalarıydı. Ne zaman Farsça duysam, Türk düşmanlığının ve kibrin sesini duyarım. Kusura bakmayın ama ben farsça bilmemeyi büyük bir eksiklik olarak görmüyorum…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s