Ocak, 2012 için arşiv

“Kör Baykuş”u kim yazmıştır? Sadık Hidayet. Kimdir bu adam? İranlıdır.

Sohrab? Furuğ Ferruhzad? Samed Behrengi? Hafız? Attar? Sadi? Şehriyar? Hayyam? Baba Tahir Üryan? Celal Al’Ahmed? Sadık Çubek? Rıza Beraheni? Firdevsi?

Zerdüşt dininin kutsal kitabı Avesta’ya gelip dayanan büyük bir kültür birikiminin üzerine oturmuş İran edebiyatını tanımamak kadar büyük ayıp var mıdır?

İran, Pers uygarlığı ve mirasçıları demektir. İran, köklülük, soyluluk, asalet demektir. İran, zarafet, letafet, hüzün demektir. İran, büyük bir dilin, ince bir dilin, güzelliği başdöndürücü bir dilin diyarı demektir. İran, her zerresine sinmiş bir batınî nağmenin bir ülkeye insan ruhunun izlerini katmışlığı demektir. Bu nağmenin nota defteri Farısî gözlerin iç derinliklerinde, binaların taşlarında, sokakların içli sessizliğinde, bedestenlerin nemli serinliğinde, Rıza Şah Pehlevi‘nin insan kızartma makinelerinden yükselen çığlıklarda ve totaliter zihniyetin zamana göre değişen binbir suratındadır.

Farsça öğrenmeden bu dünyadan göçersem gözüm arkada kalacak. İyi ki Türkçe biliyorum. Dünyanın en melodik, en şiirsel, en matematiksel iki dili bunlar. Vallahi ben söylüyorsam iki gözüm önüme aksın. Çağımızın en önde gelen dilbilimcileri söylüyor. İngilizce’nin ifade gücü çok yüksekmiş. Muzmin Anonim Bey, ne derseniz deyin sevmiyorum şu meymenetsiz, duygusuz, çiğ Anglosakson lisanını ben –büyük sanatçılarına rağmen. Suyunu vermezseniz, toprağına bakmazsanız her dil solar, kurur gider. Anglosaksonların dilinin matah oluşundan değil.

Abdülhak Şinasi‘den bir anekdot sunayım. Nereden indirmişim bilgisayara, hatırlayamıyorum.

Paris metrosunda Halid Ziya ile Hamdullah Suphi birbirlerine rastgelmiş, bir hayli konuşmuşlar. Metrodan çıkarken bir Fransız yanlarına gelmiş, mazur görülmesini rica ile, kendisinin dillerin musikisiyle alâkadar olduğunu ve hangi dille konuştuklarını sormuş. Türkçe olduğunu öğrenince, şimdiye kadar bu dili duymak fırsatını bulamadığına müteessir ve şimdi duyduğuna da pek mütehassis olduğunu söylemiş. “Eğer bu istasyonda inmeseydiniz mahzâ konuşmanızı işitmek için sizi devam edeceğiniz istasyona kadar takip edecektim. Ne eski bir millet olduğunuz anlaşılıyor, zira lisanınız bu ahenkli ve musikili inceliğine ermek için ne uzun zamanların sarf edilmiş olması iktiza eder!” demiş.

Ben kendim de çok duydum bunu yabancılardan. Hele içlerinden biri –hem de bir Fransız– bana demesin miydi ki, “Sizin dilinizi işittikten sonra kendi dilimin müziğiyle övünemem artık!”

Ne güzel Türkçe bilmek, Türkçe konuşabilmek! Bir de Farsça olsaydı yanında, suyundan da koyardım.

Rahmetli Onat Kutlar’a kulak verelim:

***

Güzel bir zamandı.

1963 yılının Eylül ayı. Anadoluhisarı’nın eski ve kocaman ahşap yalılarından birinde, hanımelleri, mor salkımlar, vişne ağaçlarıyla dolu kuytu bir bahçede, sabahları rıhtımı yalayan denizi, gün boyu satıcıların seslerini ve akşamüstleri İsfahan faslının gizli serinliğini dinleyerek geçirilmiş bir yazdan sonra birden başlayan yarı kanatlı yarı gölgeli günler.

Celal‘le birlikte, Hukuk Fakültesinin benim için üç yıl ara verilmiş diploma sınavına hazırlanıyorduk. İçimiz sürekli bir isyanla doluydu. Kitapları açtıktan kısa bir süre sonra, İran’da ve Türkiye’de, yani hukukun karanlık sürprizlerle dolu bir labirent haline dönüştüğü ülkelerimizde yaşayan “hüsnüniyet sahibi üçüncü şahıslar”ın tümüne veryansın ederek kapatıyor, Furuğ Ferruhzad‘dan söz etmeye başlıyorduk. İran’ın o sırada henüz yirmi yedi yaşındaki genç ve fırtınalı kadın şairinden.

Onun, Şah dönemi işkencelerine ve yeryüzündeki tüm haksızlıklara karşı yükselttiği karanlık bir çığlık olan “Yeryüzü Ayetleri”ni birlikte çevirdik ve “Yapraklar” dergisinde yayımladık. Tıpkı aynı dergide çevirisini yayımladığım Juan Goytisolo‘nun “Çürüyen Bir Ülke: İspanya” yazısı gibi büyük ilgiyle karşılandı şiir. Sonraki yıllarda da unutulmadı.

Fakülte yılları boyunca sadece benim değil, Demir Özlü‘nün, Selahattin Hilav‘ın, Doğan Hızlan‘ın, Yaşar Kemal’in, Atilla Tokatlı‘nın da yakın arkadaşı olan Celal Hosrovşahi, çağdaş İran edebiyatının yetenekli yazarlarından biri olduğu kadar, klasik Doğu metinlerinin çoğunu ezbere bilecek kadar birikimi zengin bir gençti. Çok sevdiğim Sadık Hidayet‘i onun bilgisiyle daha derinden tanıdım. Hafız‘ı, Hayyam‘ı, bizdeki ve Batıdaki çevirilerinden çok daha başka yönleriyle.

Onun, çoğu kez, olağanüstü esprilerle süslediği, azeri renkler taşıyan zengin konuşmalarını dinlerken hep şaşırırdım. Çağdaş Fransız, Alman, İtalyan, Rus yazarlarını, ozanlarını bunca yakından tanırken, hatta Tagor ve İkbal gibi Doğu ozanlarını bile dilimize çevirmişken, nasıl olmuştu da bunca yakın bir komşu ülkenin edebiyatı bize bunca uzak kalmıştı? Nima ile başlayan ve Furuğ‘a kadar uzanan modern İran şiiri nasıl karanlıkta bırakılmıştı bizler için? Birlikte oturup, Deryabenderi‘nin “Hacer’in Kısa Bacaklı Tavuğu” öyküsünü çevirirken sorardım Celal’e: “Nasıl bugüne kadar tanımamışım bu olağanüstü öykü yazarını?” Bana heyecanla, son otuz yılın önemli romancılarını, ozanlarını, öykü, deneme yazarlarını anlatırdı.

Ama tam kestiremediğim bir nedenle, bütün konuşmalarımız Furuğ’la noktalanırdı. Bana açmadığı bazı şeyler olduğunu sezerdim.

(…) Sustu. Gölgelenen kıyılarına daldı gitti Göksu’nun. Kayığımız süzülerek harap ahşap evlerin, halat ve çömlek imalathanelerinin önünden geçiyordu. Sonra döndü, bana baktı. Gözlerinde garip bir pırıltı farkettim. Sevinç ya da gözyaşı. Bir süre öylece durdu. Sonra “Dinle” dedi.

“…Nigâh kûn ki mum-ı şeb berahı mâ
çegûne katre katre âb-mişeved
surahiye siyahı didegânı men
be lay lay germ tu
lebaleb ez şerab mişeved
be ruyi kahvare haye şiir men
nigâh kûn
tu midemi ve aftab mişeved…”

Kendine özgü azeri aksanı ile çevirdi, okuduklarını:

“…Bak tam karşımızda gecenin mumu
damla damla nasıl eriyor
nasıl doluyor ağzına kadar uyku şarabıyla
gözlerimin simsiyah kadehi
senin ninnilerini dinlerken
ve bak nasıl
şiirlerimin beşiğine
sen doğuyorsun, güneş doğuyor…”

“Kimden bu?”
“Kimden olacak” dedi, “Furuğ‘dan elbette. Bugüne kadar okuduğum en güzel aşk şiirinin sonu..”

Benimle yaşıt olan bu siyah ve derin gözlü, hüzünlü bakışlı güzel genç kadını düşündüm. Bir üniversite öğrenimi bile görmemişti. Ama daha otuzuna varmadan çağdaş İran şiirinin en önemli şairlerinden biri, hatta birincisi olarak kabul ettirmişti kendini. Yaşam dolu, neşeli, dik başlı, hırçın ve çok duyarlı bir insandı. Baskıya karşı şiirleri elden ele dolaşıyor, her yapıtı edebiyat ortamında tartışmalara yol açıyordu. (…)

“Aşık mı Furuğ?”
Celal cevap vermedi.

Ben ağır ağır kürek çekerken Celal, Furuğ’dan şürler okumayı sürdürdü.

Farsça’nın garip bir özelliği var. Nima‘nın, Furuğ‘un ya da onun yakın arkadaşı Sohrab‘ın şiirleri genellikle ölçüsüz, uyaksız olduğu halde, dilin müzikalitesi nedeniyle aruz vezninde şiirler dinlemiş gibi olursunuz. Ama öyle sanıyorum ki İran’lı şiir okurları, benim çeviriden sonra aldığım garip tadı şiiri okurken ya da dinlerken alırlar. Bu tat tıpkı Nazım‘ın kimi rubaileri gibi hem eski’yi hem yeni’yi, hem Doğu’yu hem Batı’yı aynı anda içinde taşır. Geçmişin diliyle gelen geleceğin sezgisi.

Furuğ’un şiirlerini dinlerken geleceğe doğru kürek çektim.

Okul bittikten sonra İran’a gitti Celal Hosrovşahi. Ondan uzun zaman haber alamadım. 1970′li yıllarda bir gün, şık takım elbisesi, James Bond tarzı çantasıyla Sinematek’teki odama girdi. İran Tersaneler Genel Müdürlüğü’nde çalışıyordu ve bir toplantı için gelmişti. İki eski dost hasretle kucaklaştık. Konuşacak çok şey vardı. Ortak dostlarımız, politika, edebiyat, yaptığımız işler ve elbette şiir.

Birden sordum: “Furuğ’dan ne haber?”

Yüzünden karanlık bir bulut geçti. Ve yüreğine bir şey saplanmış gibi derin bir acıyla karardı.

“Bilmiyor musun?”
“Yoo…”
“Öldü Furuğ. 1968′de. Henüz otuz iki yaşındayken. Bir araba kazasında. Başını kaldırımın kıyısına vurdu ve oracıkta bir kuş gibi öldü. Son kez gördüğümde uyuyor gibiydi…”

Sustu ve bir daha konuşmadı. Şiir okumadı. Şaka yapmadı. İstanbul’da kaldığı birkaç gün süresince bir daha uğramadı bana. Celal Hosrovşahi’yi bir on beş yıl daha görmedim.

Furuğ’un ölümünün, onun için ne demek olduğunu biliyordum. Bu nedenle, iki yıl önce, bombalanan Tahran’dan, biraz daha zayıflamış, biraz daha tedirgin ve uzun süre kalmak niyetiyle geldiğinde hiç Furuğ konusunu açmadım. Ta ki bir akşamüstü, Boğaz’da bir lokantada o, kendiliğinden bir ırmak gibi ardarda şiirlerini okumaya başlayıncaya kadar. Devrimin, kendisinin de katıldığı ilk aylarını, anlatırken nasıl coşkuluysa öyle, ölen onbinlerce gençten nasıl acı duyuyorsa öyle. Günlerce Furuğ’u anlattı.

İki üç ay sonra, elinizdeki kitapta yer alan şiirleri çevirmeye başladık.

Ortalık ağır ağır kararıyor, sandal Göksu’nun kuytu kaynağına yaklaşıyordu. İkimiz de suskunduk. Kıyılardaki sazların birden çıkan akşam esintisiyle yükselen uğultusu ve uzak vapur düdükleri duyuluyordu. Kaynağı çevreleyen büyük çınar ağaçlarına doğru yaklaştık. Kürekleri bıraktım. Sandal hafifçe dönerek kaydı ve durdu.

Celal’in yüzü karanlıktaydı. Bana eğildi. Gözlerinde bir ışıltıyla usulca: “Furuğ’u seviyorum. Bir aşk öyküsü bizimki…” dedi.

Bunu hafif bir sesle söyledi ama birden, çevredeki çınarlardan bir sürü kuş havalandı.

“…karatahtaya taş sözcüğünü yazar yazmaz çocuklar
ulu ağaçlardan sığırcıkların çığlık çığlığa kanat çırparak
uçup gittikleri
o an…”ı şimdi çok iyi hatırlıyorum.

Güzel bir zamandı.*

—————————————————————-

(*) Onat Kutlar’ın, Celal Hosrovşahi ile birlikte çevirdiği Furuğ şiirlerinin yer aldığı “Sonsuz Günbatımı” isimli kitaptaki sunu yazısından. Kitabı bana 3 Haziran 1989 günü rahmetli Kutlar armağan etmiş.

(**) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 18.07.2006 – 17:12 Posted by | JÜKRÜPASAPAŞAZI | 12 Yorum |

– Ünlem işareti, soru işaretine ne demiş?
– “Nedir bu Haluk Mesci Bey’in elinden çektiğimiz birader!” demiş.
– ‘De’, ‘dahi’ye ne demiş?
– “Bıktım senin şu anlam yükünden!” demiş.
– ‘Ki’, ikizine ne demiş?
– “Vaktiyle dil ırkçılığı yapacaklarına bizi birbirimizden ayırt edebilmeyi öğretselerdi daha iyi olmaz mıydı?” demiş.
– ‘Bayan’, yorumcu taifesine ne demiş?
– “Beni rahat bırakmazsanız Metin Bey’den çekeceğiniz var!” demiş.
Metin Bey’in ‘Bey’i, Muzmin Bey’e ne demiş?
– “Türkçe yazım kılavuzlarının hepsi kargadır ama siz yine de birini kılavuz edinecekseniz Ana Yazım Kılavuzu kötünün iyisidir. Orada benim için ‘Özel isimlerin kuyruğuna takıldığında ilk harfi büyük yazılır’ fetvası var!” demiş.
Metin Bey, Ortak Defter bloguna ne demiş?
– “Yazı ve yorumlarını okuyup olmadık dil ve yazım hatalarına rastladıkça mesleğim adına utanç duyuyorum!” demiş.
Metin Bey, Ortak Defter taifesine ne demiş?
– “Kendinize gelin, Şahin Bey’i kızdırmayın!” demiş.
– Jazzetta ahalisi, Metin Bey’e ne demiş?
– “Başınıza iş alacaksınız, kaşınıyorsunuz galiba!” demiş.

Günlerden cumartesi olup Metin Bey de işyerinde çile doldurmakta ise, size de böyle sade suya tirit, dandik bir yazı okumak düşer!

________________________________________________

(*) Bu yazıda iki sorun var: ‘Dâhi’ ve ‘Bey’. Yeni yazılarımdan birinde bu iki sorunu ele alacağım.

(**) Jazzetta 2.0’da yeniden yayımladığım eski yazılarımdan eski yorumlarını eklemediklerimi peyderpey eklemeye devam ediyorum.

(***) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 28.10.2006 – 16:34 Posted by | ORTA BİR TÜRKÇE DİLBİLKİSİ | 19 Yorum |

Sevgili okurcuklarım, yazlığımızı dört başı bayındır bir malikâneye çevirmek içün atmadığımız parende, kullanmadığımız harita method, kırmadığımız tuğla, karmadığımız çimento kalmayacaktır –emin olabilirsünüz. Nasılsa tatilimiz bok yoluna gitti, hiç değilse aziz milletime bir faydam olsun. Bu uğurda bardak kırmaya ve çam devirmeye bilem müsaitizdir.

Lafı sündürmeyip hızlı trenle sadede gelelim. Nurtopu kibin bir köşeciğimiz daha oldu efendiler. Kendisünü ORTA BİR TÜRKÇE DİLBİLKİSİ ismiynen vaftiz ediyomdur. Hayırlı uğurlu ossun vatana millete ve dahi Sakarya nehrine. (Sahi, Sakarya nehrinin debisi kaçtır?)

Niye orta bir? Velet bu yıl orta bire gidecek de ondan. Sayesinde biz de silbaştan ders çalışıyoz. Diyecektim, demeyeyim, haksızlık olmasın; derslerine öyle her akşam her akşam yardımcı olmak gibi bir marifet eylemedik hiç, sağolsun kendi işini kendi gördü. Bendeniz yaz güneşi ve kış zemherisinde omzumda gulle gibi spor çantası, okuldan kulübe, kulüpten de eve seğirtmek, antrenman esnasında bi köşede pineklemek, sayısal loto ve şans topu formülleri üzerinde kendi kendine master ve hatta doktora çalışmaları yapmak, tatlı hayaller ya da tatil hayalleri kurmak –ki ikisi de aynı kapıya çıkar-, babalık zanaatinin ne derece zahmetli ve müşkülatlı bir zanaat olduğu zehabına kapılmak kibin fuzuli işlerle meşgul oldum sadece. Ha bi de bir ara mecburen sarı kanaryanın cılız kanatları altında icra-yı sanat eylediğimizden, niyçün Cimbom’umuzun bizim spor dalımıza yüz vermeyip bizi Fener’e gebe bıraktığı hakkında spekülasyonlar üretmek ve GS’ın şahsında spor camiamıza için için küfretmek de zorunlu hobilerim –:tikkat, diz iz an oxymoron- arasındaydı.

Güya lafı sündürmeyecektik! Heh heh! Yine de –farkındaysanız- sırrımı ağzımdan kaçırmadım gıymatlı Sierra Leoneli hemşehrilerim! Bi de Gap kamyonlarıylan 318 kamyon laf üretip de heçbi şey dimeme rekorunu The Sülü Bey’in elinden alabilsem ve de Orhan Kural Hoca’yı Dublin’e goşturup bunu tescil ettirtebilsem dünyalar benim olcek emme, kısmet artık.

Efenim dün bi koşu yeni okulumuza gidip kıyafet devrimimizi de tamamladık iki üç eksiğiynen. Yukarı Anglosaksonya ve İçeri Bavyera lisanlarının betiklerini de (betik=kitap!) tamam eyledik. Kuşlar kibin hafifleyerek eve döndük süklüm püklüm -pardon, mutlu mesut. Şamanlar, Absürdistan’ımızı dünya ticaretindeki binde yedilik payıynan (doğru mu didim Veysel Bey?) dilini eşşek arısı sokmuş ülkeler ligine düşürmüş olan Böyyük Türk Böyyüklerimizi takdis eylesin. Şayet öyle olmasa idi, biz bu ecnebi lisanların illet betiklerine katır yüküynen akçe saçmayacak, zavallı aile bütçemizi kevgire çevirmiş olmayacaktık. Aksine, bizim yerimize bunu belki de kelt ve töton asıllı arkadaşlar, Türkçe dilbilkisi kitaplarıynan seviyeli ilişki kuraraktan yapmış olacaklardı.

Oof of! Dişçi koltuğuna çakılalı beri dilim de dönmüyor bir türlü, laflar dilimden kayıp saçılıyor dört bir yana… İşte sadet: Önce aşağıdaki tümceyi okuyunuz, daha sonra size birtakım suallerim olcek:

KİM HAYALİMDEKİ SABUNCU TÜKKANINA SPONSOR OLURSA, KIRK YIL ONUN ÖZEL REKLAMCISI OLURUM.

Ve müessese amirimizin sualleri (Derya, hadi bakalım küçüğüm, sen de al eline kalem kağıt!):

  • Bu tümce, size başka bir menşur tümceyi hatırlatıyor mu? Quel alâka?
  • Tümcemiz nasıl inşa edilmiştir? Radye temel üzre betonarme mi, yoksam Veli Göçer Bey teknolocisine uygun olarak mı?
  • Sizce yazar burada ne demek istemektedir? Okuyup özetleyiniz ve anafikrini çıkarınız.
  • Bu tümceyi devirmeye kalksaydınız nasıl devirirdiniz? Siz her işinize gelmeyen tümceye devrik tümce mi dersiniz bakiym?
  • Bu tümceyi Aristo Bey mantığına göre inceleyiniz, mantıklı olunuz.
  • Tümcenin öznesi hangi dolaba gizlenmiştir? Niye gizlenme gereği duymuştur?
  • Bu tümcede kaç cins isim, kaç şahıs zamiri, kaç tamlama vardır?
  • Bu ahiret suallerimizin maksadı nedir?

Ve son soru: Kalemzede Bey esrarengiz şekilde nereye firar eylemiş olabilür? Bu sualimize doğru cevap viren okurcuklarımızı özel bir ödül beklemektedir.

________________________________________________

(*) Epey zamandır Jazzetta 2.0’ı da ihmal ettim diğer bloglarım gibi. Bu bloğun açılış amacı hem eski Jazzetta’yı bir biçimde yeniden diriltmek, hem de toprak altında çürümesine gönlümün razı gelmediği bazı yazıları burada yeniden okur önüne çıkarmaktı. Şimdiye kadar bunu yorumları dışta bırakarak yaptım, bundan böyle eski yazıları yorumlarıyla birlikte yayımlayacağım. Yayımlamış olduklarıma ise zaman buldukça yorumlarını ekleyeceğim.

(**) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 14.09.2006 – 00:48 Posted by | ORTA BİR TÜRKÇE DİLBİLKİSİ | 15 Yorum |