Eylül, 2011 için arşiv

aut nihil

Yayınlandı: Eylül 24, 2011 / budak

otur. usulca iliş kıyısına geçip gitmelerin
yeni bir sözlük yapayım sana. tüy ve kurşundan, gübre ve inciden
kımıldama. söndür ateşini kalbinin, karanlıkta hemen farkedilir
filmlerin sonlarını uzatayım. salonlar tutayım
çatlaklar bitmeyecek. tarih düz ilerlemeyecek. sessizlik
çakır bir kurt gibi arayacak ormanda kaybolmuş eşini
otur. belleğin yerini tutamaz hiçbir müsekkin

sayfama geri döneceğim. tozunu al ciltlerin
yaşa. mecbursun bu tutsaklığa. çıkamazsın dilden
elma kurda seslenir. kurt vardır, elma kurda seslenir
her yeknesak uykudan önce diyorum ben bu hikâyeyi yazayım
her sabah başka başkayım o dillerin gözkarartıcı kıvrımlarında
çakımlarım bir tür tayf. uzun sürmüş bir eğlenti. gerisi silik
çık içimden. basit: yoksa nasıl bir daha girersin

espaslar, daraltılar, genleşmeler. antimadde. kromatinler
terebentin. kirlenmiş çivit mavisi. çıkık menteşelerden
bellibelirsiz dalgalar halinde yayılan bir tekinsizlik hissi
bırak bunların hepsi büyümenin ders kitabına eklensin

otur. daha erken
daha çok erken

masumiyet üzerine on basit tez

Yayınlandı: Eylül 21, 2011 / jazzettanka

1.
fakat güz gelse ne yazar! ancak ve ancak yaz bilir yazmayı.

2.
bazen hiçin kendine ihtiyacı vardır. bazen hepin hiçe.

3.
fakat yaz gelse ne de kıştır o.

4.
doluya koydum. dolu olmadığının bilincini edindiğinde devrildi yana. dolu olmadığını bilmesine gerek yoktu artık.

5.
boşa koydum. rahatı kaçtı. lekelenmişti boşluğu. boşalsa bile bir daha asla boş olamayacaktı.

6.
fakat bahar gelse bir daha gelmek isteyecektir. doğası budur. gelmeyle gitmenin sonsuz sarkacından başka yerde bahar bahar mı olurmuş!

7.
adlandırıldığında son nefesini verir masumiyet.

8.
yalan, hayatın yüzüne geçirdiği maske değildir. maske hayattır, yalansa hakikatin geride kalan sureti.

9.
fakat kışın geldiğinden niye kimsenin haberi yok? beyaz kör eder, ondan olmasın?

10.
hiç olabilmek keşke o kadar kolay olsaydı.

ke/lime

Yayınlandı: Eylül 17, 2011 / budak

çirkinim, şiir yazıyorum
çünkü düşmez kalkmaz bir şiir vardır, aykırı tonu
newton kanununa ağır gelen darası.
sesi öyle koyverirsen gider bir dağa vurur
yaralar dağı orasından
berisinden, gerisinden
bense dağ gibi çirkinim, ulaşılmazlık
hayali içindeyim
senlerden derilmiş bir sizle
uyuşmazlığa ateşkes yaramaz
çapraz ateşler içindeyim
bir umumi affa bigâneyim
hissediyorum: hep aynı güzel teraneyim

bu pek uyumsuz bir uyum
çalgısız sualsiz bir armoni
bir kalbe bin kalbe gidermiş gibi giden
bir umarlı ezgiye dolanan çekiçten alkış karası.
oysa çirkinim, dedim ki şiir yazıyorum
görünmez kalemle, dökme kurşunla
uğruna uyanılan erken sabahlarla
sen ve sen ve sen ve sen
durun! yamacına nokta isteyen son kelimeyim

anlaşıldıkça yükselir gölgesi suçların
suç ki neye isterse ona konar
konduğunu pençe darbesiyle yaralar
anlamaya bir suçu bir kişi yeter
iki kişi çok gelir ağır düşer
suç dedik işte: iki el yetmez işlemeye
iki el yeter işlenmeye, simlenmeye
kapatalım bu bahsi bir aşk hikâyesinin girişinde
bırakın ise toza beleneyim

size ceza verememe cezası veriyorum
en güzel suçu diliyorum kendime
en güzel cezayı: şiiri
bakın hepimiz şiirler içinde
cezalar, suçlar, kırık aynalar içinde
çirkiniz, çirkinler, çirkinim
su verilmiş manâlarının parıldadığı kelimeler arasında
zulme meyleden mazlumum, lime limeyim

(*) müzik: eleni karaindrou, “finale”, the suspended step of the stork.

Söylenememiş sözlerin masumiyetini kuşanır da arındırır yerin üstünü altını yağmur. Sonrasıyla da sarar, kucaklar, fena yaşantıları olmamışlığa büründürür.

B yüzü şarkılarına da benzetebilirsin olmadı. Ne çok keşfedeceklerin vardır içlerinde geç zamanlarda. Bir omuz kalmamış gözükür. Toprak ıslanmıştır da, kökler kurudur, iflah olmazlar.

Semt pazarlarından ardakalan sebze döküntüleri gibidir yağmur sonrasını özlemek. Sabırla, metanetle sahibini bekler. O sahip öyledir ki utanır herkeslerden, eğilip de yere, topladığı için soluk, buruş buruş döküntüleri.

Yağmurdan uzak duranlar, içteki, içerideki, için ta dibindeki gün yüzü görmemiş kiri ölesiye unutmamak istemekten kaçınırlar. Onlara acınır elde olmaksızın. Dünyanın pası kirletmesin diye ondan da uzak tutmuşlardır parmak uçlarını. Tetanozdan sakınmak için, el değmemiş ruhlarını. Bilirler mi ki demir demiri keser, bilmezler mi ki söker çivi çiviyi. Yağmurun eşit dağılımlı antipas tabakası üzerine bir kat: Yağmur sonrasının parlak turuncusu. Bir kat: Yüzünü cömertçe gösteren yağmur sonrası güneşinin aristokrat duruşlu sarısı. Ve son kat: Terkedilişe sunulan gecikmeli terkediş cevabının acı kayısı çekirdeği tadı. Yağmur burar. Yağmur sonrası, burukluğu gidermeye çabalar. Tam ikisinin arasında kararsız, kalakalırsın. Seçsem mi? Neyi seçsem? Usulca toprağa karışmanın doğallıkla malul ihanetiyle iliklerine kadar sırılsıklam olmayı mı? Her zehirsi bitişin ilaçsı bir başlangıca tekabül edişinin apaçık, pervasızca apaçık, müdanasız hakikiliğiyle yüzleşmenin duru, esanssız, yalın halini mi?

Ölülerin ölülere yol gösterdiği resmedildi. Yitiklerin yitikler peşinde koştuğu yazıldı. Cümlelerin bağışlanması imkansız birer cürüm olduğu kayda alındı. Yağmur, düzgün ve arık ifadesini arayan ruhların çatlak, kayaç toprağına bütün yağış biçimleriyle tahkiye edildi. Sicim sicimi, bardaktan boşanırcası, siğim siğimi, iri irisi… Bundan ötesi, yağmur sonrasının ozonlu, serin, ipeksi havasının yerini bırakacağı bildik havalara açılan klasik, sıradan, sıkıcı bir serüvensizliktir. Yazmaya gerek yoktur.

Yağmur mu, pardon? Ne dediğimi bu uğultuda unuttum gitti. Unutmanın temizleyiciliğine sığınırım (bazen).

Hımm, ne diyordum sahi? Dur, düşüneyim. Ah evet, işte böyle de ak paktır yağmur.

Sonrasıyla, öncesini yıkamışlığıyla.

________________________________________________

(*) Şurada yayımladığım yazı bu yazıyı doğurdu. Sanki devamı gelecek gibi…

(**) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 16.07.2008 – 22:14 Posted by | TAVANARASI | 1 Yorum |