Ağustos, 2011 için arşiv

anayasa yazacam da dur bi bakiym…

Yayınlandı: Ağustos 25, 2011 / kitabistan

Üniversite ders kitaplarımın kütüphanemdeki yeri çok özeldir. Biliyorsunuz bendeniz Mülkiyeliyim. (Bu cümlenin hemen arkasına “devletçiyim, elitistim, resmi ideoloji yanlısıyım, jakobenim, momocuyum, eski-solcu-yeni-faşoyum” ibarelerinin de gelmesi yüksek ihtimaldir ama ben o yüksek ihtimale teğet geçmiş ve Mülkiyelilik kimliğine değilse bile Mülkiyelilik ruhuna ihanet etmiş biriyim. Neyse, bu parantez uzar, iyisi mi kapayalım.) Kütüphanemin ilgili raflarında ders kitaplarımın yanısıra sıra sıra SBF, TODAİE, SBFBYYO dergileri de bana göz kırpıp durur hep. Arada bir nostalji damarım kabarır, içlerinden birini alıp elime “ulan” derim kendi kendime, “az kalsın biz de mümtazlaşıp soysallaşabilirdik hani ha!”

Uzun zamandır aklımın bir köşesinde yeni bir anayasa yazmak var. Yok yok, Utopos’taki anayasa ile karıştırmayalım, o başka -o bir ütopya anayasası (bkz: şurası ve şurası). Bu dediğim, günümüz Türkiye’si için münasip ve elzem bir hukuksal ihtiyacın nesnesi. Sıradan bir blog yazarı oturup şöyle dört başı mamur bir anayasa metni yazabilir mi, buna cüret etmeye hakkı var mıdır? Valla neden olmasın, Aldıkaçtı‘lar maldıkaçtılar yazıyor da benim neyim eksik anasını satayım! Yazarım alâsından bi anayasso ve derim ki Celal Bayar Emmi gibi, “Aha, Ben De Yazdım”.

Şirin beldemizdeki sürreal ve hiperabsürd siyasi temaşaya artık akıl fikir erdiremez hale gelince önce Eyfel kulesinde gazete muhabirliği, sonra özel radyoculuk, sonra da peynir, yoğurt, zeytinyağı gibi konulara dalarak balataları sıyırmaktan yırtmış olan şahane insan, unutulmaz hoca, bilge kişi Artun Ünsal‘ın ders kitabına* bu sabah kütüphanemin önünden geçerken gözüm takılınca, şöyle tembel tembel sayfaları karıştırayım dedim. Ne şenlikli bi kitapmış yarabbi! Ama esas festival dipnotlarda! Anayasayı babayasayı filan unuttum gitti ossaat. Gidip Leo Bey‘i hastaneden taburcu ettirmem falan lâzımken, dipnotlar denizine daldım.

Meselâ, mümtaz anayasa “hukuk”çumuz (!), bir zamanların efsane hocası Mümtaz Soysal Bey, ne demiş vakt-i zamanında (s.166, d.107, 3 Ekim 1976 tarihli Milliyet’ten alıntı):

“Solun davranışı, galiba, demokrasi, özgürlük, insan hakları, hukuk devleti gibi kavramların korunması bakımından halk yığınlarına henüz yeterince güvenememekten ileri geliyor. Yığınları aldatarak oy çokluğunu elde edenlerin bu kavramları ezivermelerinden korkuluyor. Bu korkuyla da yargı organlarına sarılma, onlardan medet umma yoluna gidiliyor. (…)”

Vay anasını! Şanlı profumuz “halk yığınlarına güvenebilmek”ten dem vuruyormuş o sıralar.

Eh, demagoglar şahı The Sülü Bey es geçilebilir mi böyle konular açılınca! Buyurunuz:

“Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın komünizme kapalı olduğu hakkında Anayasa Mahkemesi karar vermiş bulunmaktadır. Öyle olmasa şimdiye kadar ‘Komünist Partisi’ kurulmasına teşebbüs edenler olurdu.” (s.168, d.114)

Abariii! Ressam Efendi de 1978′de AYM’ne gönderdiği bir mesajda “Anayasa Mahkemesine ve dolayısı ile hukuk devletine yapılmış olan iğrenç saldırıyı nefretle” kınamış! (s.171, d.124)

Şimdi de, o meş’um bilirkişi raporlarını hatırlayınca tüylerimin diken diken olduğu Prof. Sulhi Dönmezer‘e kulak verelim:

“İktidarların halkın oyu ile kurulması, işbaşına gelenlere, devleti Anayasanın koyduğu esas ve prensiplere uyarak idare etmek yetkisini verir. İktidarların bu çizgi dışına çıkmamalarını sağlıyacak araç da norm denetimini yapmakla görevli bir yüksek yargı organıdır. (…) bu yargı organı norm denetimi yetkisi dışına çıkarak, kuralları maksada uygunluk bakımından da denetlemeye kalkışırsa milletin kendisini idare edecekleri seçmek temel hakkına, bu kere, yargı kanalıyla müdahale edilmiş olur.”

Rahmetli, varlık nedeni “çoğunluk istibdadı”nı önlemek olması gereken bu yüksek yargı organının azınlık istibdadını dayatmaması gerektiğini söylerken bugünkü mutlak jüristokrasi rejimini kahve falında görüvermiş demek ki…

Artun Ünsal hocam, yabancı bir bilimcinin anayasal yargı organının yargısal denetim ilkesi altında kamu politikası yaptığı şeklindeki gözlemini paylaşmakla birlikte, AYM’nin bir anayasa organı olsa da “suprema potestas”, en yüksek güç olmadığını; bu yüzden bir jüristokrasiden sözedilemeyeceğini söylüyor. Bugün de bunu söyleyebiliyor mu, ilk fırsatta kendisine sorayım, en şahane peyniri nereden temin edebileceğim sorusuyla birlikte.

Bu kitaba tekrar dönmek istiyorum çıkmaz ayın sondan bir önceki çarşambasında.
______________________________________________________

(*) Artun Ünsal, Siyaset ve Anayasa Mahkemesi (“Siyasal Sistem” Teorisi Açısından Türk Anayasa Mahkemesi), AÜSBF Yayınları, 1980

(**) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 08.11.2008 – 13:02 Posted by | KİTABİSTAN | 58 Yorum |

Reklamlar

şiir, atına bindi

Yayınlandı: Ağustos 24, 2011 / jazzettanka

Şiir Atı’nın yelesini Konstantinopolis rüzgarı okşuyor. Şiir Atı doludizgin, Şiir Atı ölümden hızlı, gölgesini düşürüyor ölüm hazretlerine. Hulki Aktunç, Didem Madak ve Seyhan Erözçelik, o güzel kısrağa, Şiir Atı’na binip gittiler. Kanserli hücreler gibi bütün dokularını tahrip ettiğimiz dünyayı bize bıraktılar, görgülü, soylu küçümseyişleriyle, dikkatli nazarlara tahsis edilmiş istihzalarıyla.

Gurbet, hasret ve hikmet burçlarında, haylaz ve muzip şair varlığıyla dönüp durdu Seyhan Erözçelik, sevgili kuşaktaşım. Behçet Necatigil‘in şair yolcusundan birazcık farklı olarak, Seyhan, doğrusal ilerlemedi bu yörüngede, hikmet burcuna erişende “vasıl olduk ey yolcu!” demedi kendine, ustalığın acemiliğinde karar kıldı, o güç ve cesaretle, o bilgelikle başa döndü, başa, gurbet burcuna, ve sonra hasret burcunda konakladı tekrar. Sonrası elbette hikmet burcuna heybesi daha dolu varıştı. Daha bilge. Daha sıkı.

Başımız sağolsun Haydar, Vural ve diğerleri. Başımız sağolsun bu ülke. Bu acıklı ülke. Bu vakur, güngörmüş, acımış ve acıtmış ülke. Bu yoksul ve bu zengin ülke. Sen şiirsiz kalmadın, kalmazsın, kalmayacaksın da. Şiir en soylu isyansa eğer bu böyle. Sen isyanın kitabını yazdın ey sevgili ülkem. Zulme, ilkelliğe, vandalizme, yoksulluğa, yoksunluğa. Şiir yanındaydı hep, yanında. Seyhan’larla, Didem’lerle, binbir şair kılıklı şövalyeyle. Soylu dille, dilinle, dillerinle. Büyük Edip’in, Edip Cansever‘in dediğince tıpkı:

Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz
Biz o renksiz, o yalnız, o sürgün medüzalar
Aşar söylediklerimizi çeker gideriz
Ülkemiz, toprağımız, her şeyimiz

unutulmaması gereken unutulmaz.

Yayınlandı: Ağustos 15, 2011 / laterna

O bir virtüözdü. Kelimenin gerçek anlamıyla bir müzisyendi. Ta kendisiydi gitarının. Elimde bir CD var ondan kalan. Dinlediğim zaman içim cız ediyor. Aramızdan bile isteye gitti. Fena olduk, eksildik. Elimdeki CD’de gideceğini haber veriyor aslında. Kimseler duymuyor ama.

“Satılık” albümünden, sekizinci ve dördüncü parçaları buraya alıyorum. Albüm, bütünüyle çok güzeldir.

Yavuz Çetin. Blues deyince bu ülkede akla gelen sen olursun altın çocuk. Herkes unutsa bile seni ben hatırlarım, rahat uyu.


KÖLE


BUL BENİ
______________________________________________

“Benim için başka bir yol yok / Sen ya da hiç, sen ya da hiç”… “Seni kaybetmekten korkmak çok zor”… “Bir erkek ne ister hayatında / Biraz şefkat biraz tutku, hepsi bu / Bana vereceğin tek şey bu dünyada”… “Gel de bul beni”…

Şarkıları mp3 formatında aktarmadığım için dinletememişim size… Eh, teknoloji cahili olmak kötü bişi tabii!

(*) İlk yayımlandığı yer:  27.06.2007 – 20:21 Posted by | LATERNA | 8 Yorum |

terk-i iyar

Yayınlandı: Ağustos 13, 2011 / laterna

ne acılarla terkedemeyiz kimi yerleri
ve yoktur asla kalmanın olanağı!

asitli bahçelerde ne tırmık ne süzek
ölü martılar izler vapurumuzu
o vapur ki denizi yok mu yok!

topuk aşil’inse dünya bizimdir
sessizce döner çığlığımızın yörüngesinde
hoşgelinir deliler kulübüne ki asıl
budur anlamlı gece, uzun ve kalıplı hece!

limanda yok yok: yüklerinden habersiz
kunt gemiler, kitapsız miçolar, fasıl
isteyen ah bu yaramaz gönül!

kasıtlı bahçıvanlar peyda olur anda
gün gelir hayvani bahçelerde
yazıktır kameriye, kesiktir hortum
yabanotlarının arasında ah ben
bilsem hangi iç yüzümü arıyor[d]um?

sevemeyiz oldum olası kimi yerleri
ki on dakikadan fazladır perde karası!
kalan gidense gidene kalan
bir hiçin iç ağrısıdır
paslanır elbet bahçıvan makası
altın cümleni boşluğa sakla ve yine
üç kere: kutsal zül, kutsal zül, kutsal zül!

cevizini açlıktan koparmış mağrur karga
ayaklarında tanıdık dermanıyla bizim düldül!

ve içrektir söz: ne acılarla
ne terkedişle ne asla kalmanın olanağıyla
ne yoklukla bu sonsuz rafine terbiye! bu plastik gül!

***
ne acılarla terkedemeyiz kimi yerleri
ve yoktur asla kalmanın olanağı
kırağı, kardan bir tül, faustgil bülbül!

___________________________________

(*) Müzik: Haendel, “Sarabande” ve Haggard, “Eppur Si Muove”, All’inzio La Morte.

(**) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 17.02.2009 – 17:28 Posted by | LATERNA | 2 Yorum |

(…)

“Kim o gecenin sessizliğinde içini çeken?”

– Saraylardan kaçıp gerçek müzik arayan biri.

Mösyö de Sainte Colombe kim olduğunu hemen anladı ve sevindi. Öne doğru eğilerek yayıyla kapıyı ittirip araladı. Zayıf bir ışık süzüldü dışarı, dolunayın ışığından daha zayıf. Marin Marais kapının aralığında büzülmüş duruyordu. Mösyö de Saint Colombe ilerleyip yüzüne doğru bakarak sordu:

“Müzikte aradığınız nedir Mösyö?”

– Pişmanlıkları ve gözyaşlarını arıyorum.

Bu sırada kulübenin kapısını iyice itti, titreyerek doğruldu. İçeri giren Marin Marais’yi büyük bir nezaketle selamladı yaşlı adam. Suskun kaldılar bir süre. Mösyö de Saint Colombe taburesine oturup Marin Marais’ye:

“Oturun!” dedi.

Mösyö Marais hep koyun derisi giysisine sarınmış oturdu. Ellerini kollarını sallayarak sıkıntı içinde kalakaldılar bir süre.

“Mösyö, sizden son bir ders daha rica edebilir miyim?” diye sordu ansızın canlanan Mösyö Marais.

– Mösyö, ilk ders desek nasıl olur? diye, boğuk bir sesle yanıtladı Mösyö de Saint Colombe. Mösyö Marais başını öne eğdi. Mösyö de Saint Colombe öksürdü ve konuşmak istediğini söyledi. Kısa aralıklarla konuşmaya başladı.

“Bu iş zordur Mösyö. Müzik en kısa deyişle, sözle ifade edemediklerinizi dile getirmeniz içindir. Bu anlamda, yalnızca insana özgü değildir. Öyleyse kral için yapılmadığını da anlamış olmalısınız, sanırım.”

– Tanrı için yapıldığını anladım.

– Yanıldınız, çünkü Tanrı konuşur.

– Kulak için mi?

– Müzik kulak için de yapılmaz, Mösyö.

-Para için?

– Hayır, paranın dinlemeyle hiç ilgisi yok.

– Şöhret için.

– Hayır. İsimler yalnızca insana ün sağlar.

– Sessizlik.

– O da yalnızca dilin karşıtıdır.

– Rakip müzisyenler için mi?

– Hayır.

– Aşk için mi?

– Hayır.

– Aşk kırgını için?

– Hayır.

– Terk etme?

– Yine hayır.

– Görülmez birine verilen küçük bir pasta için mi?

– O da değil. Pasta nedir? Görülür. Tadı vardır. Yenir. Yani hiçbir şeydir.

– Bilemiyorum artık Mösyö. Ölülere bir bardak bir şey sunmak gerektiği için sanırım…

– Sizin de içiniz yanıyor galiba.

– Dili yetersiz kalanlar için küçük bir çeşme. Çocuklara gölgelik yapması için. Ayakkabıcıların çekiç darbeleri için. Çocukluktan önce gelen dönemler için. Soluksuz kaldığınızda. Işıksız kaldığınızda.

Müzisyenin yaşlı ve sert yüzünde bir ara bir gülümseme belirdi. Marin Marais’nin tombul elini kemikli elinin arasına aldı.

“Mösyö, biraz önce içimi çektiğimi duydunuz. Çok yakında ölüp gideceğim, sanatım da benimle birlikte. Yalnızca tavuklarım ve kazlarım arkamdan üzülecekler. Ölüleri bile ayağa kaldırabilecek bir iki arya öğreteceğim size. Haydi bakalım!”

Ayağa kalkmak için çabaladı, ama devinimi yarıda kaldı.

“Önce gidip rahmetli kızım Madeleine’in viyolasını almamız gerek. Size ‘Gözyaşları’ ve ‘Charon Kayığı’nı dinleteceğim. ‘Özlemler Ağıtı’nın tamamını çalacağım size. Öğrencilerimin arasında bunları anlayacak kulağa henüz rastlamadım. Siz de bana eşlik edeceksiniz.”

(…)

***

Romanın filmleştirilmesi ilginç sonuçlar yaratır. Bazen müthiş bir düşkırıklığı duyarsınız; yönetmen yüzüne gözüne bulaştırmıştır işi, romanın ruhunu zerre anlayabilmiş değildir. Ya da bilerek bilmeyerek bambaşka bir eser çıkarmıştır ortaya, roman bu durumda artık yalnızca filmin doğum vesilesi olmuştur. Bazen de şaşkınlık ve heyecanla, düzayak bir romandan baba bir film çıktığını görürsünüz. Konuyu basitleştirirsek, iyi romandan iyi film, kötü romandan kötü film çıkacak diye birşey yoktur ve ayrıca da her zaman kaynak-eserle (roman) sonuç-eser (film) arasında bir ilinti kurulması da gerekmez.

Başka bir noktadan girelim konuya bir de. Önce romanı mı okumak yoksa filmi mi seyretmek istersiniz? Ben –çoğunuzun kolayca tahmin edebileceği ve katılacağı üzere– önce romanı okumaktan yanayımdır. Çünkü yönetmenin dünyasının muhayyilemin yerine geçmesini istemem romanı okurken ve bence doğrusu da budur.

Peki, romanı okuduktan sonra –varsa– filmini seyretmeyi ya da filmi seyrettikten sonra romanını okumayı istemediğiniz olur mu? Zaman zaman olur bende. Film yahut roman o kadar gözkamaştırıcıdır ki büyüsü bozulmasın istersiniz, korkarsınız bundan. Korkunuzun yersiz çıkmadığı zamanlar çoktur.

İşte benim böyle oldu, “Dünyanın Bütün Sabahları”nda. Pascal Quignard’ın romanını okumamıştım, Alain Corneau’nun yönettiği “Tous les Matin du Monde” filmini izlediğimde (yanlış hatırlamıyorsam festival filmi olarak Fransızcasından Türkçe altyazılı seyretmiştim). Yıllar sonra okuduğumda düşkırıklığı kaçınılmazdı benim için. Sonradan anladım ki, bu düşkırıklığına biraz da kitabı okurken bana Jordi Savall’ın müziğinin eşlik edememesi (dışarıdan değil, içeriden!) yol açmıştı.

Geçenlerde kitabı yeniden, bu kez CD’sini de dinleyerek okudum. Düşkırıklığımın geçmediğini gördüm. Neyse…

Bugün size romandan bir pasaj sundum yukarıda (Can Yayınları’nın Sevim Akten’in çevirisiyle 1993’te yayımladığı kitaptan). Şimdi de filmin müziğini içeren aynı adlı CD’deki parçalardan kısa kesitler dinleyebileceğiniz linkler vereyim. Albümde anonim bir parçanın yanısıra, roman kahramanları arasında yeralan Monsieur de Sainte Colombe ve Marin Marais dışında François Couperin ile Jean-Baptiste Lully‘nin eserleri icra ediliyor. Üstat Jordi Savall viyola da gambasını konuştururken, eşi soprano Montserrat Figueras da bize o güzel sesini dinletiyor.

Filmden görüntüler için şuraya bakabilirsiniz. Benim en çok etkilendiğim sahne, bestecinin büyük kızının intihar sahnesiydi ve yanılmıyorsam o sahnenin müziği CD’deki 8 numaralı eser: LA RÊVEUSE (Marin Marais). 11 numaradaki FANTAISIE EN MI MINEUR (Sainte Colombe), 16 numaradaki SONNERIE DE STE.GENEVIEVE DU MONT-DE-PARIS (Marin Marais) ve 1 numaradaki MARCHE POUR LA CÉRÉMONIE DES TURCS (Jean-Baptiste Lully) de gözdelerim arasında. CD’deki 2, 3, 4, 12 ve 9 numaralı eserler de tavsiyeye şayandır. Kalanlara da şuralardan bakılabilir: 5, 6, 7, 10, 13, 14, 15.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 17.12.2006 – 19:08 Posted by | LATERNA | 14 Yorum |

dehaya övgü

Yayınlandı: Ağustos 11, 2011 / laterna

Beethoven deyince  akla neler gelmez ki. Tam anlamıyla çuvallamış, bugün kahkahalarla karşıladığımız öngörülerden tutun da Napolyon‘a, Goethe‘ye, kaderle halat çekmece oynamaktan Tanrı’nın sesini duymaya, dehanın yüksek ahlakla nasıl taçlanabileceğinden tutun da bir aşkın nice ölümsüzleşebileceğine kadar neler neler… Biz burada koca koca ve ciddi ciddi şeylerden bahsederken bazı kendinibilmez densizler de subtropikal kuşakta yeralan ve ilkokullarında minicik, çelimsiz varlıkları hiza ve istikamete sokularak, duygusal ve zihinsel melekeleri iğdiş edilerek varlıkları Mu varlığına armağan edilegelen, teneffüs zilleri ise manâsızca Für Elise Für Elise diye şakıyan bir diyarda bu büyük özgürlükçüyü vaktiyle kendi pespaye rejimlerine payanda yapmaya kalkışarak “Beethoven laiktir, laik kalacak” deyu höykürmüşlerdir binaenaleyh. Varsın höykürsünler, Beethoven özgürlükçüdür, özgürlükçü kalacak! Biz de bu dingillerin şamatasını duymamak için kapımızı penceremizi artık yalnızca yazları sıcak ve kurak geçmeyip ilkokul kitaplarımızı tekzip ederek bedenlerimizi ve ruhlarımızı savunmasızca çöl sıcağına maruz bırakan bu faşizan iklime kapatır, oturup bir güzel dvd seyreder, çekirdek çitleriz: Immortal Beloved.

Gustav Mahler‘in sözünü de bağlamından koparıp azıcık da tahrif etmeyi göze alarak bu dingillere haykırabiliriz filmin de azdırdığı derin, içli bir hislenmeyle: Sizin Beethoven’ınız bizim Beethoven’ımız değil! Bizimkisi, insanlık ideallerini müziğiyle östaki borumuzdan gri hücrelerimize, oradan da ruhumuz ve vicdanımızın en bakir köşelerine yerleştirmesini bilen bir devrimci! Bizimkisi, kimselerin önünde eğilmeyen, “vücudu halâ yaşadığı halde ruhu çoktan ölmüş” mağrur imparatorlara sunusunu gözünü kırpmadan yırtıp atabilen, gelip geçen binlerce prense karşılık bir tek Beethoven’ın olduğunu, var olduğunu haykıran biri. “Kime özgür adam denir / Yalnız kendi iradesine dayanan / Zalimin keyfine hizmet etmeyen / İnsana denir özgür adam” şiirini besteleyen bir “adam”! İnsanlık ülkülerini müziğin simyasında dönüştürerek gönüllerimize nakşetmiş, müziği müzik sanatının doruklarında gezinerek insanlık felsefesiyle buluşturabilmiş deha. Boşuna mı “bu çocuğa dikkat edin, bir gün gelecek, bütün dünya ondan bahsedecek” demiş Mozart.

Değil mi ki “Karakterin olmadığı yerde, ne büyük sanatçı ne de büyük mücadele adamı vardır. Orada varolan, zamanın yokettiği, içi boş yaratıklardır. Bütün mesele, büyük görünmek değil, gerçekten büyük olmaktır” demiştir. Değil mi ki “Ölüm bütün sanat yeteneğim kendini tüm gücüyle göstermeden önce gelmesin. Gene de ne zaman gelirse gelsin, sevinçle karşılayacağım; çünkü beni umutsuz bir acıdan kurtaracak. Ne zaman istersen gel ey ölüm, korkusuzca bekliyorum seni!” diyebilmiştir. Daha ne olsun. Tekniğiyle, anlatım gücüyle, derinden romantizmiyle, süslemecilik ve gösteriş budalalığından fersah fersah uzak olgunluğuyla, döneminin ve her zamanın devrimcisi Beethoven’la bu basit gezegen, uçsuz bucaksız evrende kendi rengini bulmuştur.

Bir meselle bitirelim. Diyar-ı Rum’da iki terzi var imiş. Bunlar komşuymuşlar aynı bedestende. Biri, zanaatının ustasıymış, kimsecikler eline su dökemezmiş terzilik ilminde. Beri yandan, beyninin zekâvetinin de elinin maharetinden geri kalır yanı yokmuş. Öteki de eh işte, geçinip gidermiş ele güne muhtaç olmadan. Gelgelelim ihtirası, hünerinin beş karış önünde koşar imiş. Zatını üstatların üstadı addetmekle kalmaz, bu yersiz vehmini cümle aleme de duyurmak için yanıp tutuşurmuş. Günlerden bir gün ne yapıp edip de eşsiz benzersizliğini, elinin büyüleyici üstünlüğünü insanların kafasına en okkalısından kakabileceğine dair kandil yanmış kafasında. Şöyle güzel bir kûfi yazıyla bir ilan asmalıymış dükkanının alın çatına. Bu ilanda hatt-ı selis ile “Kâinatın En Mahir Terzisi” deyu malum-u ilam edilesiymiş. Nitekim düşündüğünü yapmış bizimki. Gelen geçen durup bakmış, okuyup kafa sallamış her gören. Kimisi bu densizliğe içerlemişse de gülüp geçmiş, kiminin de yedinci göbekten reklam yazarı olacak torunu bu teşebbüse şapka çıkarasıymış. Vaziyete bıyık altından gülümseyen diğer terzi, ertesi günü, kendi dükkanının camına bir başka ilan asmış. İlanda, “Bu Sokağın En İyi Terzisi” yazıyormuş. Yedi göbekten reklam yazarı olan torun, bu ilanı görünce reklam yazarlığından utanayazmış.

Diyar-ı Rum’daki bu iki terzi, lafımıza bahane. Lafımız odur ki, o kendini beğenmiş terzi parçasına asla ve kat’a benzetmek gibi olmasın ama Mozart kâinatın en iyi bestecisi olabilir, hatta öyledir de (ayrıca kendisini sonsuz sınırsız severim), amma velâkin Beethoven benim sokağımın en iyi bestecisidir. Maruzatım budur efendim.

Ölümsüz adamımızı en ölümsüz eseriyle selamlayalım şimdi. Ayağa kalkın lütfen. Özgürlük aşığı, onuruna düşkün, ağaçlar arasında kendini dinginliğe teslim eden, kocaman imparatorları bir kalemde hiçleyebilen, dünyaya mutlu olmak için değil, büyük eserler yaratmak için geldiğini söyleyen, yaralı ve gururlu, dürüst ve inatçı, basit müzikal malzemeyle olağanüstü güçlü ve etkili, muhteşem eserler üretme mucizesini gösteren, fikirleri ve ahlakıyla asalet timsali olmuş, Ursula Le Guin‘e göreyse hayatın anlamını bulmuş tek kişi olan bu büyük isim karşısında bacaklarınızı yayıp oturmayın, terbiyesizliğin lüzumu yok. Tanrı’yla, notalarıyla konuşabilmiş biri o. Bu dünyadan insanlık gelip geçtiğinde geride kalan en önemli izlerden biri onun notaları olacak.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 11.01.2009 – 16:22 Posted by | LATERNA | 22 Yorum 

“Bu saf, bu boş telaş, ve bu donmuş çığlık!”

“Görünmez bir haça çakılmış böcek olma duygusu, kozmik ve sonsuz-küçük dram, acımasız ve kavranılmaz bir elin üzerimdeki o ağırlığı.

Kendime bir gülümseme uydurmalı, onunla donanmalı, onun koruması altına girmeliyim; dünya ile aramda kalkan olabilecek birşeyim olmalı, yaralarımı gizlemeli, kısacası maske eğitimine başlamalıyım.”

“Boşluğun bile varolmadığı zamanı sabırsızlıkla bekle”yen Cioran, bunları söylüyor Defterler’inde.

Sonsuz-küçük dram, diğer kozmik olanla; sonsuz-büyük dramla eşdeğer değil midir? Bu ikisinin sarmalında (ya da sarkacında) upuzun bir kısacıklığın adını hayat koymuşlar olarak dikilip durmaz mıyız orta yerde? Kâh dengemizi yitirip düşerek, kâh deli cesaretiyle iki nokta arasındaki en kısa mesafe yarışmasına katılarak…

Kendimize uydurduğumuz gülümsemelerin sepetine attığımız, acılı jestlerle güçlendirilmiş acıklı mimikler, dünyayla aramızdaki kalkanın su ve inanç olmasa bile inanç-arzusu katılmış çeliği, ustalıkla gizlenmeye çalışılıp kabak gibi meydanda durduğu unutuluveren yaralar, orasının burasının eprimişliğiyle çok ve yerli yersiz kullanılmışlığını belli eden maskeler… Nedir bütün bunlar?

“Boşluğun bile varolmadığı” zaman var idiyse, bunu bilemezdik biz. Bunu o zamanlar bilemeyeceğimiz için boşluk bile var değildi belki. Boşluğun bile varolmayacağı zaman, boşluğun bile varolmadığı zaman değildir oysa ve ne yazık. Araya görmüş geçirmişlikler, çoğaldığımızı vehmettiğimiz deneyimler, gerekli gereksiz keskinlikler, gözaldatan parıltılar, tehlikeli karaltılar, hep uzayan ve oraya buraya çekiştirilen gölgeler, ötekilikler ve berikilikler, bir sürü anlam ve anlamsızlık yüklü kelime girdi. Ki çıkmaz.

On insanyılı önce günlerden bugün annem öldü. Ben bir yazı yazdım. Annem öldü diyebildiğime göre ben halâ varım’ı kaleme almak istediğim bir yazı. İşte bu yazı.

Ama ben başka bir yazı daha yazdıydım. İsterseniz onu okuyun asıl. Bunu okumamış gibi yapın, ben bilmezlikten gelirim, söz.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 09.08.2008 – 21:51 Posted by | TAVANARASI | 1 Yorum |