Temmuz 28, 2011 için arşiv

sevgili pirayem,

Yayınlandı: Temmuz 28, 2011 / iadeli taahhüt

(…) hiç kimseden gizleyecek hiç bir şeyimiz olmadığı için: öyle ya, birbirimizi ne kadar sevdiğimizi, yetmiş yaşında ihtiyarlar olduğumuz zaman da bu sevginin aynı berraklık, aynı vefa, aynı temizlik ve derinlikle devam edeceğini, mütemadiyen maddi sıkıntı çektiğimizi, yediğimiz ekmeği büyük emek ve eziyet pahası elde edebildiğimizi, oğlumuzun hasta olduğunu, yani bütün saadet ve felaketlerimizi, bunların hiç biri utanılacak şeyler olmadığı için, kimseden saklamaya, gizlemeye lüzum görmeyiz, hayatımız berrak bir su gibidir, onu merak edenler üstüne eğilirlerse dibini görebilirler. Uzun lafın kısası, beni mektuplarından, yüreğinin sesinden mahrum etme.

Nâzım Hikmet (5.7.1946)

***

Böyle mektuplar yazmalı…

Mektup vardı eskiden. Yolu gözlenen postacı. Bahçe kapısında tahta posta kutuları. Postane binalarında kiralık posta kutuları. Kenarı kırmızı-lâcivert kesik kuşaklı uzun zarflar. Koleksiyonu yapılan çeşit çeşit pullar. Zarf açacakları. Zarf ağzındaki yapışkan maddenin tadı. Pulun tadı. “Sayın Bay/Bayan” ve “Gön: Bilmemkim” şeklinde kargacık burgacık, ama özenildiği belli adres yazıları. Başka, daha çocuksu, daha saf, daha güngörmüş, daha acemi bir dünya vardı. Bilgiden kirlenmemiş bir dünya. İpini koparmamış bir dünya. Böyle bir dünyada mektuplar vardı. Üç günde de geldiği olurdu, otuz günde de. Ama gelirdi. Arada kaybolduğu da olurdu. Olsundu. Bir daha yazılırdı. Önce selam edilirdi. Sonra da selam edilirdi.

Gereksiz bir nostaljinin içine mi düştüm? Hayır, ben geçmişi özlemiyorum ki! Artık bilinmeyen, bilinmesine, hatırlanmasına gerek duyulmayan bir geçmişe halden selam sarkıtıyorum. Bugünü aslında düne değil, yarına şikâyet ediyorum belki. Koşulsuz memnuniyet tüketiciyi bozar! Huzursuzluk güzeldir, işe yarayabilir. Birşeyleri değiştirmek için beyninizin ve yüreğinizin bir kenarında bulundurmanız gereken avadanlıkta yer alan bir alettir huzursuzluk. Lâzımdır. Elzemdir.

Bugün gevezeliğim, ihtiyarlığım üstümde! Ziya Gökalp ve Tolstoy’dan sonra, tekrar aldı sözü Nâzım:

***

(…)

Piraye,

Üç atelyede üç ocak kuracağız. Ama mutlaka kuracağız. Ocaklardan bir tanesi, marangozhanedeki, tuğladan olacak. İkincisi, resim atelyesindeki, beyaz mermerden ve şiir odasındaki senin saçların gibi güneşli Ural taşından. Sen marangozhanedeki ocağın başına beyaz, keten ve çok kısa etekli bir entariyle oturacaksın. Koltuğunu ben kocaman iki şimşir kütüğünden oymuş olacağım. Resim atelyesinde kırmızı kadifeler giyeceksin ve koyu mavi bir maroken koltukta oturacaksın. Maroken işini beceremediğim için, ayaklarının altına abanozdan oyma bir tabure yapacağım. Şiir odasında gayet ince ipekliden ve çıplak tenine çok uzun, ama yerlerde sürünürcesine uzun etekli ve tek dikişli bir entari giyeceksin. Ayaklarında çorap olmayacak. Yüksek topuklu ve üzerleri eski Antep işi sırma işlemeli kadife, mavi kadife terlikler bulunacak. Yumuşak, çok geniş bir koltukta oturacaksın. Cıgara masanı ve kutunu ben yapacağım -çünkü yumuşak koltuğu da yapamam, ama belki o zamana kadar senin için döşemeciliği de öğrenirim- ve arasıra o yeryüzünün en biçimli parmaklarını uzatıp benim senin için yaptığım cıgara masasından -bu masa gül ağacından ve kutu abanozdan olacak- bir cıgara alacaksın. (…)

***

Mektuplar biter gibi görünür. Hiç bitmez. Yürekte devam eder sessiz sedasız. Yazısız çizisiz.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 10.08.2006 – 14:42 Posted by | İADELİ TAAHHÜT | 70 Yorum |

Reklamlar