Temmuz, 2011 için arşiv

virgül…

Yayınlandı: Temmuz 29, 2011 / iadeli taahhüt

Jazzetta’da daha önce bahsettim mi şimdi hatırlamıyorum ama -sanırım bahsettim-, Emil Michel Cioran (ya da kısaca Cioran) benim çok önem verdiğim yazarlardan biridir. Hakkında uzun uzun yazmak istiyorum, fırsat bulursam yazacağım da. Yazdığı bir mektupta “Başkaları genellikle büyük görünmek için maske taşıyor; ben ise küçük görünmek için” diyen bir adam nasıl görmezden gelinebilir ki! “Bir virgül uğruna ölünebilecek bir dünya düş”leyen bir yazarın ütopyasını paylaşmamak ne derece mümkündür? “Bilinçsizlik bir vatan, bilinç bir sürgün” ise sürgünde olmak bazılarımız için kaçınılmaz bir yazgı değil midir? “Umutsuzluğun Doruklarında” “Tanrı vardır, yoksa bile!” diyen Cioran’ın sözü, Cioran’dan önceki dünyayla Cioran’dan sonraki dünyayı ayıran kalın –yok yok, ince– bir çizgidir. “Kuşkunun aristokratı” olan bu adamı saygıyla selamlıyorum. Ben bir yandan Tanrı’yla barışmış ve fakat öte yandan da insanlıktan umudu kesmek istemediği halde hemen hemen kesmiş biriyim sanırım, yine de Cioran kadar doruğunda değilim umutsuzluğun. Henüz bitmedi diyebiliyorum, gelgelelim bunu neye dayanarak söyleyebildiğimi ben de tam olarak bilmiyorum.

Her neyse, kafam dağınık şu anda, lafımı toparlayamayabilirim. Onun için kısa keserek, Jazzetta’nın uzun zamandır ihmal ettiğim bir köşesine Cioran’ın bir mektubunu bırakıyorum. (Alıntı, “Hiçliğin Doruklarında Cioran” adlı kitaptandır. Derleyenler: Kenan Sarıalioğlu, Sadık Erol Er. Bilim ve Sanat Yayınları.)

***

Azizim Relu,

Haklısın: Dünyanın neresinde olursam olayım aynı şeyleri görmüş olacağım; aynı sıkıntıyı, aynı bıkkınlığı yaşamış olacağım. Aslında, Raşinari ya da Paris’te yaşamanın gerçekte olduğumuz şeyle hiçbir ilgisi yok. Geziler, serüvenler… –yanılsama bunlar. Böylesi çok iyi, çok da doğru. Genç iken, kendimi “dünyanın merkezi”ne koyarak olağanüstü bir kişilik olacağımı düşünürdüm. Ne aptalca işler! Yer değiştirmeyi bıraktım, ama neye yarar? Ömrü boyunca “benim” binada oturan 92 yaşında (şimdi öldü) ihtiyar bir bakireye bir gün ölümden korkup korkmadığını sorduğumda; bana, korkmadığını, ancak Odeón Sokağı’ndan ayrılacağına üzüldüğünü söyledi… Oysa, hiçbir faydası yok bu sokağın.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta,  15.03.2007 – 22:14 Posted by | İADELİ TAAHHÜT | 13 Yorum |

Reklamlar

sevgili pirayem,

Yayınlandı: Temmuz 28, 2011 / iadeli taahhüt

(…) hiç kimseden gizleyecek hiç bir şeyimiz olmadığı için: öyle ya, birbirimizi ne kadar sevdiğimizi, yetmiş yaşında ihtiyarlar olduğumuz zaman da bu sevginin aynı berraklık, aynı vefa, aynı temizlik ve derinlikle devam edeceğini, mütemadiyen maddi sıkıntı çektiğimizi, yediğimiz ekmeği büyük emek ve eziyet pahası elde edebildiğimizi, oğlumuzun hasta olduğunu, yani bütün saadet ve felaketlerimizi, bunların hiç biri utanılacak şeyler olmadığı için, kimseden saklamaya, gizlemeye lüzum görmeyiz, hayatımız berrak bir su gibidir, onu merak edenler üstüne eğilirlerse dibini görebilirler. Uzun lafın kısası, beni mektuplarından, yüreğinin sesinden mahrum etme.

Nâzım Hikmet (5.7.1946)

***

Böyle mektuplar yazmalı…

Mektup vardı eskiden. Yolu gözlenen postacı. Bahçe kapısında tahta posta kutuları. Postane binalarında kiralık posta kutuları. Kenarı kırmızı-lâcivert kesik kuşaklı uzun zarflar. Koleksiyonu yapılan çeşit çeşit pullar. Zarf açacakları. Zarf ağzındaki yapışkan maddenin tadı. Pulun tadı. “Sayın Bay/Bayan” ve “Gön: Bilmemkim” şeklinde kargacık burgacık, ama özenildiği belli adres yazıları. Başka, daha çocuksu, daha saf, daha güngörmüş, daha acemi bir dünya vardı. Bilgiden kirlenmemiş bir dünya. İpini koparmamış bir dünya. Böyle bir dünyada mektuplar vardı. Üç günde de geldiği olurdu, otuz günde de. Ama gelirdi. Arada kaybolduğu da olurdu. Olsundu. Bir daha yazılırdı. Önce selam edilirdi. Sonra da selam edilirdi.

Gereksiz bir nostaljinin içine mi düştüm? Hayır, ben geçmişi özlemiyorum ki! Artık bilinmeyen, bilinmesine, hatırlanmasına gerek duyulmayan bir geçmişe halden selam sarkıtıyorum. Bugünü aslında düne değil, yarına şikâyet ediyorum belki. Koşulsuz memnuniyet tüketiciyi bozar! Huzursuzluk güzeldir, işe yarayabilir. Birşeyleri değiştirmek için beyninizin ve yüreğinizin bir kenarında bulundurmanız gereken avadanlıkta yer alan bir alettir huzursuzluk. Lâzımdır. Elzemdir.

Bugün gevezeliğim, ihtiyarlığım üstümde! Ziya Gökalp ve Tolstoy’dan sonra, tekrar aldı sözü Nâzım:

***

(…)

Piraye,

Üç atelyede üç ocak kuracağız. Ama mutlaka kuracağız. Ocaklardan bir tanesi, marangozhanedeki, tuğladan olacak. İkincisi, resim atelyesindeki, beyaz mermerden ve şiir odasındaki senin saçların gibi güneşli Ural taşından. Sen marangozhanedeki ocağın başına beyaz, keten ve çok kısa etekli bir entariyle oturacaksın. Koltuğunu ben kocaman iki şimşir kütüğünden oymuş olacağım. Resim atelyesinde kırmızı kadifeler giyeceksin ve koyu mavi bir maroken koltukta oturacaksın. Maroken işini beceremediğim için, ayaklarının altına abanozdan oyma bir tabure yapacağım. Şiir odasında gayet ince ipekliden ve çıplak tenine çok uzun, ama yerlerde sürünürcesine uzun etekli ve tek dikişli bir entari giyeceksin. Ayaklarında çorap olmayacak. Yüksek topuklu ve üzerleri eski Antep işi sırma işlemeli kadife, mavi kadife terlikler bulunacak. Yumuşak, çok geniş bir koltukta oturacaksın. Cıgara masanı ve kutunu ben yapacağım -çünkü yumuşak koltuğu da yapamam, ama belki o zamana kadar senin için döşemeciliği de öğrenirim- ve arasıra o yeryüzünün en biçimli parmaklarını uzatıp benim senin için yaptığım cıgara masasından -bu masa gül ağacından ve kutu abanozdan olacak- bir cıgara alacaksın. (…)

***

Mektuplar biter gibi görünür. Hiç bitmez. Yürekte devam eder sessiz sedasız. Yazısız çizisiz.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 10.08.2006 – 14:42 Posted by | İADELİ TAAHHÜT | 70 Yorum |

tanrı’nın şakalarından biri…

Yayınlandı: Temmuz 26, 2011 / iadeli taahhüt

Sevgideğer Polinezyalı hemşehrilerim, yazlık sitemizin bi köşesinde mektup sergisi açmıştık hatırlarsanız. Ziya Gökalp Bey’in mektubunu okumuştuk. Sıra Tolstoy Bey’in bir mektubunda şimdi. Bir ara fırsat bulursam bir yarışma düzenleyip içinizden bana en baba mektubu yazana güsel bir hedaye sunacağım. Bakalım e-mail çıkınca mertlik ne kadar bozulmuş, onu da bu vesileylen anlayacağız.

***

TOLSTOY’DAN BERNARD SHAW’YA

Yolladığınız oyununuz ile ince bir ustalıkla, zekayla yazılmış mektubunuzu aldım. Oyununuzu hazla okudum. Konusu ilgi duyduğum bir konu. Dinsel öğütlerin insanlar üzerinde genellikle az etkili olduğu, gençlerin bu öğütlere ters düşen herşeyi erdem saydıkları üzerine düşüncelerinizde bütünüyle haklısınız. Ancak, bu durumun nedeni dinsel öğüdün gereksiz olduğu değildir hiç de; öğütçülerin, öğütledikleri şeylere kendilerinin uymamaları, yani ikiyüzlülüktür neden. Yapıtınızda, günümüzün düşünürlerinden hiçbirinin paylaşmadığı, paylaşamayacağı bir görüşü savunuyorsunuz… Öte yandan, anlayabildiğiniz, belirli erekleri olan bir Tanrı’yı da benimsiyor gibisiniz:

“To my mind unless we conceive God as engaged in a continual struggle to surpass himself-as striving at every birth to make a better man than before, we are conceiving nothing better, than an omnipotent snob.”

Tanrı’ya, kötülüğe değgin öteki düşüncelerinize karşılık, “İnsan ile Üstün İnsan” yapıtınız üzerine söylediğimi yazdığınız sözlerimi yinelemekle yetineceğim. Bir de şunu belirtmek istiyorum: Tanrı, iyilik, kötülük sorunları, onlardan şakayla söz edilemeyecek kadar önemli sorunlardır. Bunun için bütün açıkyürekliliğimle söyleyeceğim size, mektubunuzun sonunda yazdıklarınız çok ağır bir izlenim bıraktılar üzerimde: “Suppose the world were only one of God’s jokes, would you work any the less to make it a good joke instead of a bed one” – “Tutun ki Tanrı’nın şakalarından biridir dünya yalnızca; öyle olsaydı, onu kötü bir şakadan iyi bir şakaya dönüştürmek için daha mı az çalışırdınız?..”

Dostunuz

Yasnaya Polyana, 15 Nisan 1910

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 05.08.2006 – 12:04 Posted by | İADELİ TAAHHÜT | Yorum yapın |

bak postacı geliyooor…

Yayınlandı: Temmuz 25, 2011 / iadeli taahhüt

Bir zamanlar “mektup” diye bir güzellik vardı. Üzerine bir yazı yazacam, şimdi geçiştiriyom. Evet, Jazzetta düşünce ve duygu istihsal kooperatifimiz yeni bir ürün grubu daha üretmeye başlıyor benim köylüm, benim blog ahalim! Adını İADELİ TAAHHÜT koydum. İlk mektubumuzu siz Kahramanmaraşlılar ve Yiğitinebolulularla Şereflikoçhisarlılar için Ziya Gökalp Bey yazıp, postalamak üzere zatıma verdi. Ben de aha şinci postaneye (PTT) gidiyom. Sizlere de diyar-ı Malta’dan bildiriyom.

Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öper, mahsus selam iderim. Zarfın kenarından yırtmayın, sinir olurum öyle şeylere, adam gibi açın. Pulu da bana virin, golleksiyon yapirem.

***

ZİYA GÖKALP BEY’DEN KIZI HÜRRİYET HANIM’A

Kızım Hürriyet,

Sevgili kızım, insan için hürriyetsiz yaşamak çok güç. Benim iki hürriyetim var ki, bugün ikisinden de uzağım. Birisin sensin, sana kavuşacağım zaman öteki hürriyetime de kavuşacağım. Senin adın da senin gibi iyidir. Bir zaman gelecek ki, bütün insanlar, bütün milletler hür olacak; akıllar hür olacak, kalpler hür olacak, vicdanlar hür olacak. İnsaniyetin bu kara günleri sonuna yaklaşmıştır. Hak kuvvete galebe çalacaktır. Nasıl bu gördüğümüz mavi gökte parlak bir güneş varsa, ruhların mânevi semasında da ondan daha parlak bir güneş vardır ki, doğmak üzeredir. Bu güneş hürriyettir ki, harareti muhabbettir; vazifesini sorarsan adalettir, sevgili kızım.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 11.07.2006 – 10:57 Posted by | İADELİ TAAHHÜT | 8 Yorum |

hayatımın ilk 13 yılı doğduğum şehirde geçti. beş yaşımdayken filan bizim oralarda bayağı bi kar olurdu elektra hanım. ankara’dan değilse de istanbul’dan abim gelirdi zaman zaman ve faytondan indiğinde elindeki hediye paketlerine saldırırdım önce, karlara bata çıka. ya hacıbekir ya da osman nuri gözükürdü elinde -bazen çikolata, bazen lokum, bazen şekerleme. sonra hiç bıkmadan tekrar tekrar masallarını dinlerdim onun, beni istanbul’a götürme ve galatasaray’da okutma masallarını. zincirleme hayaller kurardım istanbul nasıl birşeydir bilmeksizin. fonda şuradaki şarkı. bu arada duydunuz mu, fayton dedim! evet, fayton. taksi falan ne gezer! o zamanlar koca şehirde iki tanecik “hususi” vardı, çok zengin pederimin emrine her istediğinde koşan. faytona binmek dayanılmaz bir zevktir, hatırlayan hatırlar. bazen fayton turu yapardık, hayallerime nalların sokak taşlarında çıkardığı sesler eşlik ederdi. jazzetta’da söylemişimdir; benim adım metin oktay‘dan gelmedir, işte o abimin ölümsüz eseridir bu da. gs’lılığımın esbab-ı mucibesini de bu arada öğrenmiş bulunmaktasınız sayın seyircı: metin oktay ve bir türlü öğrencisi ve mezunu olunamayan gs koleji.

dolayısıyla aslıberry hanım, benim ebedi ve ezeli hayallerimden biri, galatasaray’da tahsil ve terbiye görmektir. yaş haddini aşmış ve üniversite bitirmiş olmam hiçbir şeyi değiştirmez!

ikinci hayalim, yeniden ilkokulda okumak. tabii ki kendi ilkokulumda. (hangi ilkokulmuş diye sormayın, bloğum bile var -sadece şehrini açık etmedim.) sevgili ilköğretmenim mübeccel gedikoğlu yaşıyor mu bilmiyorum, yaşıyorsa bulup ellerinden öpmek.

üçüncü hayalim, soğanın cücüğünü yemek. bu da nereden çıktı demeyinis, bilirsiniz ki teyyare piyangosundan büyük ikramiye zortladığında (bugünlerde aklımı bununla bozmuş vaziyetteyim) ilk yapılacak iş budur.

dördüncü hayalimi ne siz sorunuz ne ben faş edeyim. (bkz: şuradaki 31 numerolu yorumdan çıkan patika.)

madde beş: ikinci cümlesi hatalı bir roman yazmak ve okkalı bi çek almak. (gısgananlar çatlasın.)

madde altı: jan garbarek abimizin kapısında köpek olmak, arada bir çaktırmadan stüdyoya sızıp kuzey cazı makamında bi beste attıraraktan eleni karaindrou ablamızın urbalarından birine bürünüp yine çaktırmadan theo angelopulos amcamızın bi filmine yamamak.

demirbaş hayallerimden biri de, o mübarek elinden çıkan harikulâde büyülü illüstrasyonlara ayılıp bayıldığım feridun oral‘ın lapa lapa kar yağan bir illüstrasyonuna girip orada böğürtlen cini olarak yaşamak. (neden şimdi aklıma woody allen bey geldi?)

en büyük hayalimi de aradan çıkarıverelim bari: devlet, para, sömürü, tahakküm olgularının ortadan kalktığı bir dünya. ki hayallerimin en ütopiği, en parlağı, en saftiriği, en neşelisi, en çocuksusu bu, anlaşılacağı üzere.

dokuzuncu hayalim, uzayda yürümek. kuyruğa girdim, kaydımı yaptırdım.

onuncu hayalim, harry potter biraderimizin görünmezlik pelerinine bürünerek ve de van damme abimizin dövüş stilini kaparak ve ayrıca robert patrick bey‘in (bkz: terminatör iki) fevkalâdenin fevkindeki kuvvet ve kudretiyle mücehhez bi şekilde, kafamı bozan tüm eşhasa haddini bildirme kolleksiyonu yapmak. (bu eşhas, özel hayatımı işgal etmişler kontenjanından olabileceği gibi, anadolu ve doğu trakya’dan müteşekkil güzide beldemizin ve güneşin etrafında kendi halinde dolanıp duran yorgun gezegenimizin havasını ve suyunu kullanım bedelsiz kirleten her türlü lüzumsuz, mel’un, mendebur, kamusal, gayrıresmi ve resmi mahlûkat olabilir.)

onbirinci hayalimi, parmağımı şıklattığımda önümde bildiğim bilmediğim her cins meyveden müteşekkil, muhteşem bir ziyafet tepsisinin belirmesi şeklinde ifade edebiliriz. bu tepsiye ayrıca muhtelif dondurma çeşitlerinin de eklenmesinin unutulmaması rica olunur.

onikinci hayalim, mümkünse yontmataş devrine elma-z yapılmasıdır. belki adam olmanın bir yolunu buluruz o vakit.

onüçüncü hayalim, yazılmış ve yazılacak bütün kitapları okuyabileceğim zaman esnekliğine sahip bir ömrüm olmasıdır. (eh, bu da aşağı yukarı ölümsüzlük anlamına gelir ki fena olmaz hani.)

ondördüncü hayalim, ertuğrul özkök efendi‘nin andromeda galaksisine ışınlanmasıdır. oradakilerin günahına girmiş oluyorum böylelikle ama, bu dünyada kim günahkâr değil ki, bir ben miyim?

onbeşinci hayalim, ölümsüz aşkıma, hülya‘ya yeniden kavuşmaktır sayın seyircı. (hülya, die äpfel dersem çık, die birne dersem yine çık!)

onaltıncı hayalim, ab’nin bize girmesidir. (bu “biz”in hayalimdeki bir “biz” olduğunu söylememe gerek yok sanırım.)

onyedinci hayalim, the zorti bey‘in cehennem kadillağına binmeden önce yargılanıp mahkum oluşunu dünya gözüyle görebilmektir.

onsekizinci hayalim, talat paşa‘nın hitler bey‘le kadeh tokuşturuşunu dikizleyebilmektir.

ondokuzuncu hayalim, yeni bir gemi inşa ederek insan hariç bütün canlıları güvertesine aldıktan sonra uzayın derinliklerinde kaybolup gitmektir. (bu durumda ben insan olmuyor muyum? bütün giritliler yalancı mıydı?)

madde yirmi: bir saniyede farsça öğrenmek ve geçmişin iran’ında yaşayıp hafız‘ın kabrine komşu olmak. (biraz karışık bir cümle oldu, farkındayım.)

öf, amma uzattım ha! yeter. binlerce hayali buraya sığdıramam ya. hayal ettiğimiz müddetçe yaşayacak olsaydık benim yine ölümsüzlüğe ermem işten bile değildi. yok be, ölümsüzlük o kadar da matah bişi değil. bıkar insan.*

——————————————————————

(*) Bu yazı, Aslıberry Hanım’ın mimlemesi üzerine yazıldı. Jazzetta’da alışık olmadığımız miniskülasyon, yazının aslında Soğuk Yemek’te yayımlanmasının düşünülmesi ve fakat bir nedenle bundan vazgeçilmesinden kaynaklanmaktadır. Üşendim büyük harf operasyonuna şimdi, kusura bakılmasın lütfen.

(**) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 10.01.2009 – 18:02 Posted by | Poorish | 25 Yorum |

aydının duyduğu tiktak*

Yayınlandı: Temmuz 8, 2011 / bekleme salonu

“Kimi başında taçla doğar, kimi elinde kılıçla… Ben kalemimle doğmuşum. İnsanlar kıyıcıdırlar, kitaplara kaçtım. Kelimelerle munisleştirmek istedim düşman bir dünyayı…”

“Aydın olmak için önce insan olmak lâzım. İnsan mukaddesi olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur, maruz kalmaz, seçer. Aydın kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi. Aydını yapan, uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatın bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs.”

“Avrupalının sırtından kırbaç izi silinmiş ama ruhundan silinmemiştir, bu yüzden acımasız ve gaddardır; Frenk azad edilmiş köle demektir.”

Yüz akımız Cemil Meriç‘in ruhu şad olsun. Hakkında bin kitap yazılsa yetmez.

______________________________________

(*) Henri Michaux‘nun “Delinin duyduğu tiktak başka bir tiktaktır.” sözünden esinlenerek.
(**) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta,  13.06.2007 – 12:01 Posted by | BEKLEME SALONU | 14 Yorum |

 

– Sürekli ve sistematik olarak yapay ihtiyaçlar (olmayan-ihtiyaçlar) yaratmak ve bu uğurda iğrenç bir pazarlama iletişimi sektörü oluşturup kaynak israfına yolaçmak,
– İhtiyaç ve tatminsizlik duygusunu, israfı, sınıf atlama tutkusunu alabildiğine körüklemek,
– Bütün insanların temel ihtiyaçlarının giderilmesini sağlamayı bir insanlık sorunu olarak telakki etmemek,
– Doğanın sınırsızca ve gaddarca sömürülmesinin geridönüşsüz bir çevre felaketine, giderek insan uygarlığının yıkımına ve yokoluşuna yolaçmakta olduğunu bile bile kendisiyle birlikte bütün insanlığı ve diğer canlıları ateşe atmaktan kaçınmamak,
– Maddi imkanlar olmaksızın özgürlüklerin soyut birer kavram olmaktan öteye geçemeyeceği gerçeğini hep gözlerden ırak tutmak,
– “Liberal demokrasi”nin aslında bir “plutodemokrasi” ve aslında o bile değil, bir “plutokrasi” olduğu gerçeğini de çeşitli illüzyon numaralarıyla sistematik olarak kamufle etmek,
– Seçim, temsiliyet, yasama ve yürütme mekanizmaları, yargı denetimi, yasal yönetim gibi liberal demokratik kurumların temelini oluşturduğu liberal demokrasi kavramını bir tür “siyasetin sonu” olarak empoze ederek kutsallaştırıp tabulaştırmak,
– Liberal-demokratik kurumlar örgüsünün ve ekonomik-liberalist söylemin özgürlük-eşitlik paradigmalarını hayata geçirmedeki yetersizliği/çapsızlığı/illüzyonelliği,
– Ekonomik liberalizmin ve onun omurga-kavramı olan “serbest piyasa”nın ütopik/teorik bir kurmaca olduğu, kapitalizmle ekonomik liberalizmin özdeş olmadığı yapısal/döngüsel krizlerle ortaya çıkmasına rağmen bu söylemle zihinleri ısrarla iğfal etmeyi sürdürmek ve krizlerin yükünü devlet müdahaleleriyle zenginler lehine yoksulların sırtına bindirmek,
– Bir önceki maddede belirtilenle bağlantılı olarak, ekonomik-liberal söylemin büyük yapısal/döngüsel krizlerle birlikte faşizme kapı açma ihtimalinin yüksek oluşu,
– Faşizmi söylem olarak lânetlemekle birlikte onun kapitalizmin içkin bir olgusu olduğu gerçeğini saklamak,
– Küreselleşmeyi yalnızca egemenlerin küreselleşmesi olarak dayatmak, ezilenlerin küreselleşmesini sistemli olarak engellemek,
– Genel, yerel ve yöresel savaşları/çatışmaları/anlaşmazlıkları sistemi besleyip canlı tutan birer “iş fırsatı” olarak hayata geçirmek, beslemek ve azdırmak,
– “Yasal”laştıramadığı sömürü alanlarını mafyalar, gizli örgütlenmeler, terör örgütlenmeleri, vb yol ve yöntemlerle oluşturmak, sevk ve idare etmek, canlı tutmak,
– Kapitalizmin âli menfaatleri uğruna halkları/etnisiteleri birbirine düşürmekten hiç çekinmemek, ırkçılık ve milliyetçilik duygu ve yönelimlerini bu uğurda sonuna kadar kullanmak…

Hemen aklıma gelenleri önem sırası falan gözetmeden, bilimsel-literatürel jargonu filan kullanmadan yazıya döktüm. Boşlukları siz tamamlayın lütfen. Böylelikle hep birlikte kapitalizmin suç ve günahlar listesini oluşturalım.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 26.10.2008 – 11:08 Posted by | BEKLEME SALONU | 31 Yorum |