ağır cinayetler, küçük yaralar…

Yayınlandı: Şubat 11, 2011 / jükrüpasapaşazı

“İnanmazsam yazamam!” Böyle demişti büyük yazar.

20.yy Avrupa edebiyatının büyük isimlerinden Ingeborg Bachmann, karamsarca görünebilecek bir gerçekçilikle yazdı. Şiir, hikâye, deneme, radyo oyunu, inceleme, roman yazdı. Dili bir varoluş şartı saydı, hesaplaştı onunla acımasızca. Görünenin ardında yatana eğildi, çağıyla ve dünyayla hesaplaşmakta tereddüt etmeyen bir düşünen insandı. “Frankfurt Dersleri“nde dilin ne olduğunu, edebi ütopyanın ne anlama geldiğini, ahlâkın neliğini ve edebiyatla bağlantılarını, “bakir beyaz sayfanın neden gelecekte yazılacak metinleri de içerdiği”ni ve benzeri soruları sordu.

Otuz yaşına başlayan kahramanı ne diyordu sonunda: “Yeni bir dil olmadan yeni bir dünya yaratılamaz.”

Otuz Yaş” adlı hikâyesinden kısa bir alıntı:

“Çeşitli reflekslerden ve iyi eğitilmiş bir istem çıkınından oluşan ben, tarih süprüntüsüyle, dürtü ve içgüdülerin süprüntüsüyle beslenen ben, bir ayağı vahşi topraklarda, bir ayağı başı sonu görülmeyen, uygarlığın ana yolunda olan ben. Her türlü malzemeden bir karışım, keçeleşmiş, çözülüp dağılmaz, ama yine de kafasına arkadan indirilecek bir darbeyle yok edilebilecek olan ben, içine nüfuz edilmeyen, suskunluktan oluşan susturulmuş ben…”

***

Yazara göre İkinci Büyük Savaş sonrası dönem, daha da korkunç bir “savaş” dönemidir aslında. Bu savaş dış dünyada, cephelerde yürütülen bir savaş değildir; insanların iç dünyalarında yürütülen, o iç dünyayı yıkmak üzere yürütülen bir savaştır.

“Büyük olayları yazmak da, bunlardan yakınmak da çok kolaydır… Yanıbaşımızda her gün nelerin olup bittiğini, günlük yaşamda insanların küçük cinayetlerle birbirlerini nasıl öldürdüklerini söylemek; önce bu yapılmalıdır ki, büyük cinayetlere nasıl yol açıldığı anlaşılabilsin… Büyük kıyımların temeli, bu günlük cinayetlerde aranmalıdır… İnsanın insanı sevgisizliklerle, türlü yaralamalarla öldürüşü; gerçek cinayetler, bunlardır…”

“Bu sözde uygar dünyada, görünüşte uygar davranan insanlar arasında gerçekte sürekli bir savaşın egemenliğinden kuşku mu duyuyorsunuz? İnsanların birbirlerini ağır ağır öldürmekte olduklarına inanmıyor musunuz? Kimi zaman herkes açık ve seçik görebiliyor bu gerçeği, ama uzun zaman parçaları boyunca da insanlar yine belli bir dinginlik içersinde yaşayıp gidiyorlar, küçük yaralarıyla, yaralanmalarıyla birlikte ve aslında yaşanabiliyor da bunlarla.”

“Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar… ve ben anlatmak isterdim ki, savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır…”

***

Müzik ve edebiyatın ilintisi üzerine yazdığı denemenin sonunda şöyle demişti: “Üstünde yaşadığımız bu kararmakta, dilsizleşmekte ve çılgınlığın önünde geriye çekilmekte olan yıldızda, yüreklerdeki ülkeler boşaltılırken, onca düşünce ve duyguya veda edilirken, insanoğlunun sesi bir kez daha yankılandığında, bizler için yankılandığında, bunun insanoğlunun sesi olduğunun bilincine varamayacak biri düşünülebilir mi?”

***

Bütün bir yazarlık serüveni boyunca, dil, temel öge olmuştu onda. Wittgenstein’ın dil felsefesiyle ilgilenmesinin de bunda payı büyüktü. Şöyle demişti: “(…) Yazma eylemi sırasında anlam taşıyan tek bir çaba vardır: Dil için harcanan çaba. (…) Bir yazarın dili kalıcı olmadığı takdirde, söyledikleri de kalıcı olamaz.”

***

Malina” onun tek romanıydı. “İnsanın gerçek ölümü, hastalıklardan değildir, insanın insana yaptıklarındandır.”  diyordu, Malina’dan sözederken.  “Ölüm Türleri” başlığı altında yazmayı düşündüğü bir dizi romanın ilk ve tek bölümüydü bu roman.

Kendisine “Herkes aşık olabilir mi?” diye sorduklarında verdiği yanıt şuydu: “ Hayır, çünkü aşk, bir sanat eseridir.” Mutlak aşk, ancak iç dünyaların yoğunluğunda yaşanabilecek çok güç bir aşktır ona göre. “Aşk, insanı yalnızlıkların en yoğun olanına götürür.”

Akılla duygu, üretkenlikle özyıkım arasındaki çatışmanın destanıydı bir bakıma bu roman.

1971 yılında Roma’daki bir TV söyleşisinde, romanı “Malina” ile ilgili olarak konuşurken, şunları söylemişti: “(…) Savaş üzerine herhangi bir şey yazmak istemiyorum. Böylesi çok basit olurdu, benim için çok basit olurdu. Savaş üzerine herkes bir şeyler yazabilir ve savaş her zaman korkunçtur. Ama barış üstüne bir şeyler yazmak, yani bizim barış diye adlandırdığımız üzerine bir şeyler yazabilmek çünkü asıl savaş, o… Savaş, yani gerçek savaş, adı barış olan savaşın patlamasından başka bir şey değil.”

Kitaptaki kadın anlatıcının yazmaya çalıştığı kitapta ütopya başlar, dünyanın iyileştirilmesi ütopyası:

“Bir gün gelecek insanlar (…) kendi özgürlük kavramları karşısında da özgür olacaklar. Bu, daha büyük bir özgürlük olacak, ölçüsüz ve bütün bir yaşam boyunca sürecek…”

“Bir gün gelecek, binalarımız çökecek, otomobiller hurdaya dönüşmüş olacak, uçaklardan ve roketlerden kurtulmuş olacağız, tekerleğin ve atomun parçalanmasını bulmuş olmaktan vazgeçeceğiz, mavi tepelerden taze bir rüzgar esecek ve ciğerlerimizi alabildiğine dolduracak, ölmüş olacağız ve soluk alacağız, bu, hayatın ta kendisi olacak.

Çöllerde sular tükenecek, biz yeniden çöllere dönebileceğiz ve vahiylere kulak vereceğiz, savanalar, göller ve akarsular arılıklarıyla bizi çağıracaklar, elmaslar kayaların içinde kalacak ve parıltıları, hepimizi aydınlatacak, balta girmemiş ormanlar, bizi düşüncelerimizin karanlık ormanından çekip alacak, düşünmeye ve acı çekmeye son vereceğiz; bu, kurtuluşun ta kendisi olacak.”

Ama bu yalnızca bir ütopyadır. Sonunda anlatıcı, “o gün gelmeyecek” der.

***

Bachmann ve benim bir başka trajik kahramanım olan Nilgün Marmara… Şu anda nerededirler acaba? Birbirleriyle karşılaşmış mıdırlar? Böyle bir karşılaşma anının tanığı olmayı çok isterdim…

***

Bachmann, yazarak hesaplaştı. İncelikliydi. Küçücük şeylerin korkunçluğunu gördü. Gösterdi. İki kişi arasındaki gizli, gizil gerilimi gördü. Gösterdi. Faşizmin minör halini gördü. Gösterdi. “Hâlâ duymaktayım soluğunu / bir de hançer gibi sapladığın / o sözcüğü.”

“Bir güvercinde, yuvarlanan bir taşta” belki tanıyabilecekti günün birinde suretini…

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 02.09.2006 – 16:10 Posted by metinJÜKRÜPASAPAŞAZI | 24 Yorum |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)

Reklamlar
yorum
  1. güzel yazı olmuş saolun.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s