Şubat, 2011 için arşiv

in memoriam

Yayınlandı: Şubat 18, 2011 / poorish


(*) Milan Kundera, “Yaşam Başka Yerde”, çev: Levent Kayaalp, İletişim Yayınları, 1987.
(**) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 23.02.2009 – 19:39 Posted by metinPoorish | 3 Yorum |

şeytan-melek, melek-şeytan

Yayınlandı: Şubat 17, 2011 / jazzettanka

“Şair-reklamcılar” ya da daha geniş bir ifadeyle “sanatçı-reklamcılar” konusu, netameli bir konu. Özellikle de sol gözle bakıldığında durum vahamet arzediyor. “Muhalif-muvafık” oksimoronu, “Dr. Jekyll-Mr. Hyde” çift-kişiliği/bilinç bölünmesi çıkıyor karşımıza. Sanatçı-reklamcı denen canlıyla sokakta karşılaşmasaydık, öyle bir “tür”ün varlığının mümkün olabileceği aklımıza kolay kolay gelmezdi. Bu bir mutasyon ve bu canlı, sanatçı duruşu geninin kapitalizm aygıtının ışınımıyla bozunuma uğraması sonucu ortaya çıkmış bir mutant. NŞA şairden/sanatçıdan reklamcı olur mu? Olmaz. Ama hayat “normal şartlar altında” geçmiyor tabii. Hem normal dediğiniz nedir ki? Dolayısıyla bu, nesnel bir veri. Yakından bakıp incelemek gerek. (Sanatçı-reklamcı derken, yazının burasından itibaren reklam yazarı şairleri kastediyor olacağız.)

Aslına bakarsanız, kadim zamanda şair gökten zembille inmedi. Şimdi sanatın, şiirin öyküsüne girmeyelim ama böyle bu. Reklam yazarına gelince, onun öyküsü çok daha sıradan ve taze. Peki, ikisinin yolu nasıl oldu da kesişti? Yok yok, ben bunu da anlatmayacağım. Hele de her şairin/sanatçının bir zamanlar ille doğuştan solcu olduğu, aksinin akla bile gelemeyeceği bizim şirin ülkemizde, “akıllı düşmanımı, onu istihdam ederek dönüştürürüm” politikasının tıkır tıkır işlediğini uzun uzun öykülemeye hiç gerek yok. Benim derdim, bir “yaratıcılık” tutturmuş gidiyoruz, onu deşelemek. Deşelerken de yepyeni, bilinmedik şeyler söyleyecek değilim; malumu ilam olacak yaptığım. Maksat, değerli ……….. ………….’a verdiğim sözü tutmak. Biraz da, bir reklam yazarı şair, üstelik de solcu bir reklam yazarı şair sıfatıyla kendi konumumla dalga geçerek, ölümcül çelişkimin sızısını hafifletmeye yeltenmek.

***

Yaratıcılık dediğin nedir? Latinceye bakarsak şayet, yaratmak, ortaya çıkarmak, yapmak, doğurmak, oluşturmak, keşfetmek, bulmak, yenilik üretmek anlamlarıyla yüklü “creare” ile karşılaşırız. Gelgelelim, yaratmak ille de sıfırdan varetmek demek değildir; mevcutlar/bilinenler arasında yepyeni, özgün, alışılmadık ilintiler kurarak yeni bireşimler/çözümler üretmek de bunun kapsamına girer. Bu bir yetenektir elbet ve fakat her yetenek gibi “işleyen demir ışıldar” prensibine tabidir.

Her sanatçı –hadi her gerçek sanatçı diyelim– yaratıcıdır, ama her yaratıcı sanatçı değildir; yani yaratıcı kümesi sanatçı kümesini kapsar, ikincisi ilkinin bir altkümesidir. Reklam yazarı da, sanatçı olmamakla birlikte bir yaratıcıdır. Dolayısıyla aralarındaki ilk benzerlik buradan başlıyor: İkisi de yaratıcı. Yani ikisi de bağlantısız görünenleri birbirine özgün ve yenilikçi bağlarla bağlayabilen, ikisi de gözlerini açan ve açık tutan, ezbere ve basmakalıba yüz vermeyen, kayıt ve koşul tanımayan cinsten. İkisi de önce kendine asi. İkisi de tekinsiz ve delimtırak. İkisi de cendere sevmez. İkisinin de yığınlarla şu ya da bu şekilde problemi var. İkisinin de gecesi gündüzü yok. Yarızamanlı yaratıcılığın yarım hamilelik demek olduğunu ikisinin de “iş”leriyle dur durak bilmeden boğuşmasından kolayca anlayabiliriz. Her ikisinin de “hikâye”si ve hikâyenin bir yerinde mutlaka patlaması gereken birer “tüfek”i var. İkisi de kendi alanlarında ne olmuş ne bitmiş, yaya kalmamak için bilmek zorunda. İkisinin de yaptığı “iş”in ne ucu var ne bucağı. İkisinin de söyleyecek sözü çok. Zekâ, bilgi, görgü, merak, tecessüs, disiplin, irade, özen, deneyim, eza, cefa, eziyet, aşk, azim, sabır, metanet, araştırmacılık, humor, özgüven, incelik, gözlemcilik, röntgencilik, yıkıcılık, yapıcılık, öğrencilik, meşakkat, direnç, kâşiflik, mucitlik, diklenme, inat, kararlılık, sapına kadar doğruculuk, kuyruklu yalancılık, çatlaklık, cezbedicilik, dil cambazlığı, gerçek ve hayal düşkünlüğü, sezgi gücü, amelelik, teknisyenlik, zanaatkârlık, ikna yeteneğine sahiplik… hepsi ama hepsi ikisinde de bol kepçe. Her ikisi de, yazarken benzer yetilerden güç alır; benzer teknik beceri, yöntem ve ölçütlere yaslanır. İkisi de parlak ve güçlü fikirlerle yola çıkar. Beş zihinsel işlemden, yaratıcılık açısından en başat olan “ıraksak düşünme” (olası çözümleri bildik/alışıldık ilintilerinden sıyırma ya da yeni çözümler üretme) yetisi (bkz: Guilford) her ikisi için de önemli, dahası gereklidir. İkisinin de çalışma yöntemi anahatlarıyla birbirine benzer (ilk üç aşamada farklılıklar benzerliğe eşlik eder): Eserin yaratılış gerekçesinin/ihtiyacın (reklam yazarınınki “dış”, şairinki “iç” ihtiyaç) tanımı, veri (yine “dış”/”iç”) toplama, nadas (reklam yazarınınki sınırlı süreli, şairinkinin süresi belirsiz), fikrin ele gelişi (buna “esin” denebilir ama esin dediğimiz şey anlık değil, süreçseldir; dolayısıyla göksellikle ilgisi yoktur), fikrin işlenişi (“eser”e dönüşümü).

Lâkin benzerlik buraya kadar. Bundan sonrasında evli evine, köylü köyüne. A. Selim Tuncer’in de özenle altını çizdiği gibi, reklam yazarının sanatçı kişiliğine, ürettiği işlerdeki sanatsal tekniklere, sanatkâraneliğe bakıp da aldanmamalıdır; reklam sanat, reklamcı da sanatçı filan değildir. Yine Tuncer’e kulak verirsek; sanatın, insanın insanla, evrenle ve aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın ardındaki hakikat ve anlamı arama eylemi; reklamın ise, eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işi olduğu ve reklama bu bağlamda en fazla olsa olsa “tersinden sanat” diyebileceğimiz açıktır. Platon’un bakışını ödünç aldığımızda, idealardan nesnelere, nesnelerden sanat eserlerine giden yolda sanata suyunun suyu dersek, reklama da suyunun suyunun suyu dememizde beis yoktur gibi görünüyor. Üstelik, sanatın hedef kitlesinin, algı eğitimli/birikimli olduğunu (ya da öyle varsaymak durumunda olduğumuzu) da unutmayalım; reklamın hedef kitlesinden böyle bir donanım beklentimiz olamaz.

Esasen burada kestirip atsak bile olur. Fakat mademki başta ağır konuştuk “reklamcı-şair” de neymiş diye, öyleyse hiç kaçış yolu bırakmayalım. Şu ana kadar bu iki tür yaratıcının arasındaki benzerlikleri sergilemeye çalıştık, şimdi farklılıkları koyalım ortaya, sonra da bu iki alandaki yaratıcı pratiğin birbirine kazandırdıklarıyla kaybettirdiklerini araştıralım. (Siz benim ağır konuştum dememe bakmayın, bir de Necdet Şen’i dinleseniz kaçacak delik ararsınız!)

***

Birinci önemli fark, gerek yaratıcının yaratım güdüsünün, gerekse hedef kitlenin alımlama düzleminin farklılığıdır. Sanatçının parayla pulla ilişkisi varsa bile derdi, meselesi bu değildir; sanatı para kazanma güdüsüyle yapmaz. Reklamcı ise üretirken –tamam– zevk alır, keyif alır, –tamam– özenle, titizlikle, bilgiyle, görgüyle, heyecanla, aşkla üretir, üretmelidir filan; ama ürettiğini sadece para kazanmak için üretir, ucunda para yoksa o işi yapmasının gerekçesi de, nedeni de yoktur. Dahası, “eser”ini okuyan/izleyen kitlenin derdi de somut bir yarar sağlamaktır; eh, dolayısıyla paradır. Daha kapsayıcı bir çerçevede diyebiliriz ki; yaratıcının, hedef kitlenin ve yaratının niyeti reklam ürününde başka, sanat eserinde başkadır. Reklam yazarı yaşamak için yazar, şairse yazmak için yaşar. İlkinin avlağı cepler, ikincisininki ruhlardır. Reklam yazarının marifeti, yaratısının alımlayıcısını tüketici kılabilmektir (kendi yaratısını ve ondan hareketle de simgesel değer kattığı ürün ve hizmetleri tükettirebilmektir); oysa sanatçı, eserinin alımlayıcısını rafine bir yeniden-üretici olmaya yöneltebiliyorsa marifet sahibidir denebilir. Bir kere burada anlaşalım.

İkinci önemli fark, angajmandır. Reklamcının yaratıcılığı angaje bir yaratıcılıktır; konu edindiği ürüne/markaya/kuruma, kendisine verilen yönbilgiye, pazarlama ve iletişim strateji ve hedeflerine, ilgili yasalara ve bütün bunların belirlediği çerçeve içinde şekillenmiş beklentilere bağlı ve bağımlıdır. Daha da ötesi, kılçıksever müşteri ilişkileri departmanına, bazen işgüzar ve/veya şişik egolu yönetmene, hayatın kimi zaman “[h]assas” dengeleri gözetmeyi mesleki haysiyete tercih etmek zorunda bıraktığı ajans patronuna/üst yönetimine, bu işi çokbilmiş reklamcı taifesinden çok daha “iyi bilen” reklamverene, reklamverenin sabah solundan kalkmış karısına/kocasına, kraldan çok kralcı danışmanlarına, müdürlerine, reklamcılığın ilmini yaparak “aşmış” bayilere filan da bağlıdır. Halbuki sanatçının kimseye hesap verme, kimseden akıl fikir alma, kimseyle ortak hareket etme, kendi sanatçı bilgi, görgü ve sezgisinden gayrı hiçbir şeye dayanma zorunluluğu yoktur. (Kapitalistleşme sürecini tamamlayamamış olan bir ülkede, henüz burjuvalaşamamış, parası arttıkça görgüsü de artacağına azalan zengin stereotipinin –ki ben bu muhteremlerin reklam sektörüne “reklam yaptırmak” üzere müracaat edenine küçük bir harf değişikliğiyle “reklamverem” demekte sakınca görmüyorum– reklam yaratıcılarımız üstünde yarattığı stres ile, gelişmiş kapitalist bir ülkedeki reklamverenin yarattığı doğal ve olağan iş stresi birbirinden epeyce farklıdır.) Reklam yazarının yaratısı (ilanı/senaryosu), Meriç Eryürek’in fevkalâde hoş biçimde benzettiği üzere, buzkaşi oyunundaki zavallı teke leşi gibidir; buna karşılık şair şiirini yazarken de, yazdıktan sonra da hiç kimse o eseri başkalaşıma uğratamaz, yalnızca yeniden-üretebilir. İlkinin çıkış noktası eline tutuşturulan ya da kendisinin de içinde yer aldığı bir ekibin elinden çıkma bir konsept iken, ikincisininki yalnızca kendi poetik duruşu ve sanatçı sezgisidir. Biri kiralık (ya da daha vahim bir dile getirişle, “vesikalı”) kalemken, öbürü kiralanamaz, kiralanması teklif dahi edilemez kalemdir.

Yaratıcıları şöyle bir sahanın kenarına davet edip yaratıların kendisine bakarsak bu birbiriyle ilintili temel farklılıkların üçüncüsüne gelmiş oluruz: Yaratı[cı]nın “dil”i. Reklamca ile Şiirce farklı dillerdir. Reklam, “varlıklı” olma; şiirse, “var” olma ve “var” olmayı anlamlandırma davetine tahsis edilmiş bir dilsel pratiktir. Reklamın dili anlamsal, şiirinki büyüseldir. İlki fonksiyonel, ikincisiyse kendisi-içindir. Reklam metninin dilbirimi düşünce, şiirinki kelimedir. Dil, reklamda araçtır, şiirdeyse beden. Daha kışkırtıcı bir ifadeyle, reklam yazarı fikir işçisi, şairse som-dil işçisidir. Aldous Huxley’in dediğince, soneyi yazan şair yazarken yalnızca kendini düşünür; reklam yazarıysa başkalarını düşünmek zorundadır, onların anlama ve etkilenme düzeylerini. Demek oluyor ki reklam yazarı populist, şairse elitist bir dille konuşur. Reklam yazarı dili indirgerken, şair yükseltger. Reklam yazarı retorisyendir ve ikna peşindedir; şairinse inandırma, öğretme, açıklama kaygısı yoktur. Reklam dilindeki gösteren-gösterilen-gösterim ilintileriyle şiir dilindekiler bambaşkadır.

Bu “başka dünyaların insanları” olma durumuna birkaç kanıt daha getirelim de içimiz rahat etsin –ya da huzurumuz daha da kaçsın– isterseniz.

Reklam yazarı her fonksiyoner gibi cevap peşindedir, “çözüm” üreticidir. Şairse soru peşindedir, “sorun” üreticidir. Statükoyu koruma ve besleme derdindeki reklamcı, bu nedenle uyumlu/düzencil bir yaratısal kosmos sunarken; statükoyu iplemeyen, dahası onu hiçleyen ve reddeden sanatçı, bu nedenle kaotik/kaosist bir yaratısal kosmosa sürükler bizi. Reklam metni, sınanabilir, sağlaması yapılabilir, doğrulanabilir/yanlışlanabilir bir “bilgi” ile yüklüyken; şiirsel metnin böyle bir derdi yoktur. Reklam yazarının atları koşulu, şairinkiler salıktır. Reklamcı entelektüel altyapısını sömürür, sanatçı ise ondan beslenir. Reklam yazarı “zafer”le başlar işe; şairse, Haydar Ergülen’in de dediği gibi, “yenilgi”yle.

Komple sanatçı Jean Cocteau, “her zaman doğru söyleyen bir yalancı” olduğunu söylerken paradoks cambazlığı yapıyor değildir; sanat[çı]nın en özlü, en şahane tarif ve tasvirini armağan etmektedir bize. Kendisinden ilham alarak biz de reklam yazarının “her zaman yalan söyleyen bir doğrucu” olduğunu söyleyemez miyiz, pekalâ söyleyebiliriz. Ne ki reklam yazarı “doğru”yu güzel ve etkili söyleyebilme peşindeyken, şair de “yalan”ı güzel ve etkili söyleyebilme peşindedir ve ikisi de tutarlı olmak istiyorlarsa söylediklerinin doğruluğuna inanmak durumundadırlar –yoksa şöyle mi desek: Reklam yazarı söylediği “doğru”ların yalan olduğuna, şairse söylediği “yalan”ların doğru olduğuna inanır. (Elbette burada bu “doğru/yalan” kavram çiftine gündelik dilin sözlüğündekinden taşan, daha üst/literatürel/aşkın bir anlam alanı atfettiğimizi belirtmeden geçmeyelim.)

***

Geldik zurnanın son deliğine. Mesleğinin esenliği uğruna reklam yazarının edebi yazıya bulaşmamış olmasını yeğleyen Ogilvy, reklamın şiirin masumiyet ve savunmasızlığını zedelediğini söyleyen Hofman, ve bizden bir isim olarak, reklam yazarlığının –bu demektir ki sürekli dil ekonomisi yapmanın, paranın hükmünün vs– varoluş biçimi olarak yazı yazan ve bu yüzden ayağını yere sağlam basmak zorunda olan sanatçıyı kötü yönde etkileyeceğini, dönüştürüp bozacağını savunan Latife Tekin yanılıyor mu acaba?

Bence yanılmıyorlar pek. Temelde haklılar. Bu iki farklı yaratıcı pratiğin birbirini beslediğine ilişkin kanıtlar bulup getirmemiz mümkün –en azından birtakım teknik, yöntem ve alışkanlıklar bazında. (Benim de naçizane bunu destekleyen deneyimlerim var.) Dünyadakiler bir yana, ülkemizdeki reklamcı-sanatçılar arasında iki alanda da yaratıcılığını konuşturabilmiş başarılı isimler elbette mevcut, ancak yine de sakıncalar çok daha ağır basıyor bana kalırsa. Sanatın/şiirin reklamla uyuşabilmesi herşeyden önce eşyanın tabiatına aykırı, çünkü değerleri çatışıyor. Ayrıca, iyi edebiyatçıdan/şairden ille de iyi reklam yazarı çıkacağı söylenemez, dahası sanatçı/entelektüel olmayanların daha başarılı reklamcı oldukları gözlenebilir bir gerçek. Zaten sektörde insan kaynağının profili de süratle değişmekte; mekteplilik öne çıkan bir olgu artık. (Reklam yazarının yaptığını mutlak bir biçimde “yazmak” fiiliyle nitelemek de doğru değil aslına bakılırsa. Bunu da geçerken not edelim.)

O unutulmaz “Ay Sarayı”nı bize armağan eden Paul Auster’ın sözü: “Gerçek olmayan hikâye yoktur, yeter ki biri inansın.” Reklam yazarı inandırmak zorundadır “hikâye”sine. Yazar/şair ise değildir. Ama şu bir gerçek ki, ikincisinin hikâyesi çok daha esaslı, sahici ve kalıcıdır; çünkü insani değerlere ilişkin ve onlarla ilgilidir. “Cepsel” değildir.

Bir şair olarak ne diyeyim şimdi ben? Reklam yazarı da isek, affola. Yahut, kader utansın!

Mutlu geçen çocukluk yıllarımı bir yana bırakırsak, hayatımın en güzel döneminin sonuna yaklaştığım bir sırada tanımışım onu. Adı, Jean Rhys. Yeni bir yazar keşfetmenin tadı, hiçbir şeyde yoktur handiyse. Edebiyat beğenisine güvenebileceğim nadir insanlardan biri tanıştırmıştı bu olağanüstü yazarla beni –ki böyle konularda aracı kurumlara hiç güvenmem aslında. Önce hangisini okuduğumu hatırlamıyorum, büyük ihtimalle “Geniş, Geniş Bir Deniz” olmalı. Aklıma gelirse aldığım ya da okuduğum tarihi yazarım kitaplarımın ilk sayfasının sağ üst köşesine. Buna yazmamışım. Diğer ikisineyse yazmışım: “Karanlıkta Yolculuk” ve “Günaydın Geceyarısı”, 1.8.91. Kitapların çevirmeninin Pınar Kür oluşundan duyduğum sevinci de unutmadım elbet. Gerisi, bir çırpıda, sular seller gibi okunuveren, son sayfalarının sonunda dünyanın en değerli incisini bulmuş bir inci avcısı halet-i ruhiyesiyle esrinen, yeni ve sıkı bir yazar keşfetme heyecanı boşa çıkmamışlığın verdiği keyifle dört köşe olunan, günlerce etkisinden sıyrılınamayan üç adet kitap…

***

Hayatı orasından burasından kesitini alarak, bölük pörçük ederek, tek bir renge bürüyerek sözde “açıklayan”, buna karşılık tumturaklı iddialarla karşımıza dikilip onu bütünselliğiyle analiz ettiğini ve bu analizden yola çıkıp bize bir tez ürettiğini söyleyen ideolojilerin tümü de, bizatihi, ideoloji olmanın öngerektirdiği maluliyeti taşırlar: hayatın hakikatini kucaklayamama. Benim hiç hazzetmediğim feminizm de öyledir. “Geniş, Geniş Bir Deniz”e yazdığı yetkin önsözde Pınar Kür, yazarın erkekliğe bakışını irdelerken, Rhys’ın feminist olmadığına dikkat çekmekle kalmaz; şunları ekler sözüne: “(…) kadın-erkek ilişkilerini gerçek bir nesnellikle, iki tarafın da hakkını vererek, iki tarafa da anlayışla, sevecenlikle yaklaşarak ve iki tarafı da kesinlikle anlayarak anlatabilmesi onu feministlerden ayıran en önemli özelliktir. (…) onlardan daha inandırıcı, daha iç burkucudur. (…) temelde kadın-erkek çelişkisi değil, ‘zayıflar’ ile ‘güçlüler’ arasındaki çatışmadır Jean Rhys’ın konusu. Toplumun ezdiği, ayaklar altına aldığı, kırık dökük insanların, nerdeyse onlar kadar acınacak durumdaki katı, sert, kıyıcı ‘güçlüler’in elinden çektiklerini, yaşadıkları yoğun mutsuzluğu anlatmaktadır. ‘Zayıflar’ genellikle kadın, ötekiler de genellikle erkekse bu Jean Rhys’ın zorlaması değil, gerçeğin ta kendisidir.”

***

Pınar Kür’e kesinlikle katılıyorum: Öylesine inceden inceye, öylesine özenle yazılmış ki “Geniş, Geniş Bir Deniz”… “Geniş, Geniş Bir Deniz’in yetmiş yaşlarında bir kadın tarafından yazılmış olduğuna inanmak kolay değil. Kişi ne kadar dikkatli bir gözlemci olsa da, birtakım yaşantıları ne denli derinden yaşamışsa da zamanla unutur gibi geliyor… Ya da ilerleyen yıllar her şeye yeni yeni renkler, yeni yeni yorumlar kattığından ilk gençlik duyguları saflıklarını yitirir sanki… Jean Rhys’da hiç öyle olmamış. Yedi yaşındaki küçücük çocuğu da, on yedi yaşındaki genç kızı da, otuzunu aşmış yalnız kadını da tüyler ürpertici bir sezgi ve anlayışla, şaşmaz bir gerçeklikle, inandırıcılıkla anlatıyor. Bir yazar olarak ben, bu başarının karşısında gıptayla karışık bir hayranlık duyuyorum.”

***

Trajiğin duygusunu bize bu kadar derin bir anlayışla, böylesine çarpıcı bir dille, vıcık vıcık duygusallıktan çok uzak, göz kamaştırıcı bir duyarlılıkla verebilmesi, Jean Rhys’ı çok ayrıksı, çok özel, çok müstesna bir yazar yapıyor. Sözü yine Pınar Kür’e bırakayım en iyisi: “Jean Rhys’ın romanında insanı en çok burkan, bir çaresiz isyana iten şey, bu doğallık, bu kaçınılmazlıktır işte. Her şeyin neden böyle olduğu açıktır, bu koşullar altında neden başka türlü olamayacağı da… Gene de okur, ‘başka türlü olsun’ diye çırpınan roman kişilerine katılır. Polisiye film seyrederken, kahramanı arkasındaki eli bıçaklı katile karşı uyarmak için haykıran bir çocuk kadar olayların içinde, ama gene onun kadar elinden bir şey gelmez durumdadır. Kurtulamayacağı açık seçik ortada olan kişilere kurtuluş yolları arayıp durarak, umutsuz umutlara kapılarak, kaçınılmaz sona onlarla birlikte varır. Trajedinin bir tanımı da budur yanılmıyorsam.”

***

İlkgençlik çağımda, aldığım kitapları gıcır gıcır tutar, okurken sayfalarını bile nazikçe çevirirdim. Bir süre sonra farkettim ki, sadece ve sadece satırlarının altını çizdiğin, çizebildiğin kitap senindir! Ve okuduğun kitaba hayatın boyunca bir daha geri dönme ihtimalin öyle çok yüksek değildir. O halde, korkma, çiz altını satırların. Hatta bununla da yetinme; baştaki ya da sondaki boş yaprağa, okurluğunun izini bıraktığın sayfaların numaralarını listele.

İşte bakın, tam 16 yıl sonra, “Günaydın Geceyarısı”nı okuyan Metin’e geri dönebiliyorum böylelikle:

“(…) Bozulduğumu sanıyorsanız, öyle bir yaşamı hiç tanımamışsınız demektir – bir rüyanın içine fırlatılmışsınız, bütün yüzler maske ve yalnızca ağaçlar canlı ve kuklaları oynatan ipleri nerdeyse açık seçik görebiliyorsunuz. İnsan tabiatının yakın çekim planı – bir şeylere değmez mi? (…)

(…) İnsanlar bir mutlu yaşam özlemidir tutturmuşlar. Oysa, asıl mutlu yaşama, ölsem de bir, yaşasam da dediğinizde kavuşuyorsunuz. Uzun bir süre sonra, nice bahtsızlıklarla didiştikten sonra varıyorsunuz o yere. Ve, sanıyor musunuz ki, insanlar sizi orada rahat bırakıyorlar? Hiçbir zaman.

Bu kayıtsızlık cennetine vardığınız anda, sizi oradan çekip çıkarıyorlar. Ulaştığınız cennetten çıkıp yeniden cehenneme dönmek zorunda kalıyorsunuz. Tam dünyayı yok saydığınızda, o dünya gelip sizi kurtarıyor – en azından alay konusu yapmak için. (…)”

***

Bunlardan başka sanırım üç kitabı daha dilimize çevrilmiş durumda yazarın. Onları henüz okuma fırsatım olmadı. Olmalı. İyi bir yazarla hayatınız uzar, genişler, derinleşir, yeğnileşir, yoğunlaşır. Ben Jean Rhys’la da öyle oldum, iyi ki okudum.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 01.07.2007 – 11:38 Posted by metinJÜKRÜPASAPAŞAZI | 17 Yorum |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)

Vaktiyle eski Jazzetta’da bir de “Orta Bir Türkçe Dilbilkisi” köşesi açmıştım. Akamete uğrattı hayat gailesi onu, yazık oldu. Ölüyü diriltme yeteneğim yok ama bir hatıraya selam çakma isteğim var. Arada bir yapacağım bunu. İşte ilki.

***

Türkçede azami üç harfli 1400 dolayında (benim tesbitimle 1376) sözcük olduğunu söylemek mümkün. Kimin işine yarar bilmem ama oturdum araştırdım biraz bunu. Neleri listeye alıp neleri almadığımı da aşağıda görebilirsiniz.

Böyle lüzumsuz bir iş aklıma, çok basit bir düşünceyle; bir iletişim mecraı olan dilin ergonomisinde kelime kısalığının da önemli bir yeri olabileceğini düşündüğümde geldi. Kendi esperantomu kesinlikle bunu gözeterek oluştururdum, öyle birşeye kalkışsaydım eğer. Gayrıisimleri (isim dışındaki kelime türlerinin genel adı olarak dillendiriyorum bunu) –fiillerin baştagelenleri dahil– kesinlikle kısa tutardım. (Bu yönelimim yazısal düzlemde de olurdu. Sözgelimi kullanışlı ünsüz çiftlerinin herbiri için alfabeye birer harf eklerdim.)

***

Türkçe kısa sözcüklerin dışında listeye alınanlar:

– Yabancı kökenli olup Türkçeleşmiş sözcükler
– Fiil kökleri (emir kipinde kullanıldıklarında bağımsız sözcük haline geldikleri için)
– İkileme ögeleri
– Osmanlıca sözcükler*
– Ünlemler
– Yansılar
– Türkçeleşmiş sözcüklerin eski dilin imlâsıyla yazılışları*
– Coğrafi isimlerin Osmanlıcaları
– Anlamdaş varyasyonlar

Listeye alınmayanlar:

– Sesdeş ve/veya hem anlamdaş hem sesdeş olanlardan ikinciler (bunların birincilerinin yanına asterisk konarak bu durum belirtilmek istenmiş, sonradan gerekli görülmeyip vazgeçilmiştir)
– Önekler
– Sonekler
– Takılar
– Kısaltmalar
– Coğrafi ve diğer özel isimler**

(*) Teknik bir nedenle (daha doğrusu beceriksizlikten!) bunları doğru imlâlarıyla yazıya aktaramadım. Fırsat bulduğumda daha sonra yapacağım bunu.
(**) Arada gözümden kaçmış olanlar olabilir. Ya da bazıları bunu ihlâl etmemi gerektirmiş olabilir.

***

TEK HARFLİ SÖZCÜKLER (Toplamı: 3)

a
e
o

***

İKİ HARFLİ SÖZCÜKLER (Toplamı: 110)

ab aç ad af ah ak al am an ar as aş at av ay az
eh ek el em en er es eş et ev ey ez
ıh ır
iç id iğ il im in ip is iş it iz
od of oh ok ol om on ot ov oy oz
öç öd öf öl ön öp ör öt öv öz
uç ud uf um un ur us uy uz
üç üf ün üt üz
be bu
da de do
fa fi
go
ha he hu
ki
la lo
ma mi mu mü
ne nü
pi po
ra re
si su
şu
te
ve vü
ya ye yo yu

***

ÜÇ HARFLİ SÖZCÜKLER (Toplamı: 1263)

aba abc abd abi abo abu
acı acz açı
ada add adi adn
afi aft afv
aga agu
ağa ağı ağu
aha ahd ahi ahu ahz
aib aik ait
aka akd akı akk akl akm aks akü
ala ale alg ali alo alp alt
ama amd amm
ana anh anı ani ant
ara arı ari ark arp arş art arz
asa asf ası asi ask asl asr ast
aşa aşı aşi aşk
ata ate atf ati atş
avd avk avl avn
aya ayb ayı ayn ayş
aza azb azı azl azm azv
bab baç bad bah bak bal bam ban bap bar bas baş bat bay baz
bec beç bed beğ bej bek bel ben ber bes beş bet bey bez
bık
bia biç bid bih bik bil bim bin bip bir bis biş bit biz
boa boğ bok bol bom bop bor bos boş bot boy boz
böğ böh böl bön
bre
bud bul bum bun bur bus but buy buz
bük bün bür büt büz
cad cağ cah cai cam can car cav cay caz
ced cem cep cer cet cev cez
cık cır cıs cız
cif cik cil cim cin cip
com cop coş
cud cuk cup cuş cuv cuy
cül cüz
çaç çağ çah çak çal çam çan çap çar çat çav çay
çeb çeç çeh çek çel çem çen çep çer çet
çığ çık çın çıt
çiğ çil çim çin çip çir çis çiş çit çiy çiz
çok çor
çök çöl çöp çör çöz
çub çuf çul çun
çük çün çüş
dad dag dağ dah dai dal dam dan dar das dav daz
deb ded def değ deh dek del dem der deş dev dey
dır dış dıt
dih dik dil din dip diş dit div diz
doğ dok dol don doy doz
döğ dök döl dön döş döv
dua dud dul dun duo dur duş dut duy
dük düm dün düo dür düş düt düz
eba ebb ebe ebr ebu
ece ecl ecr
eda ede edi
efa efe efi
ege ego
eğe
ehl
eke ekl eko ekü
ela elf
ema emn emr
ene enf
epe
erg eri erk erş erz
esb esr
eşk
evc evç
eya eyn
eza
fak fal fam fan far fas faş fay faz
fec fek fel fem fen fer fes
fır fıs fış
fie fiğ fil fin fiş fit
fob fok fol fon fos foş
fön föy
ful fut
füg
gad gaf gag gah gai gak gam gar gav gaz
gec geç ged geh gel gem gen ger get gev gey gez
gık gır gış gıy
gil gir giş git giy giz
gol
göç gök göl göm gön gör göt göy göz
gri
guk gul gur guş gut guy
güç gül güm gün gür güt güz
hab hac haç had haf hah hak hal ham han hap har has haş hat hav hay haz
heh hem hep her hey
hıh hık hım hır hız
hiç hin his hiş hit
hod hoh hol hop hor hoş hot
höl höt
hub hud huğ huh huk hum hun hur huş hut huy huz
hüp hür hüt
ıbt
ıhı
ıkd
ıra ırk ırz
ısı
ışk
ıtr
iba ibn ibt
ica icl
ida ide
ifa ifk
ika iki iks
ila ile ilk ilm
ima
ina inç ind ini ins
ira iri irs
ise ism isr
işa işe
ita iti
iva
iyd iye iyi iyk
iza izn
jaj
jel jet
jig jip
jön
jul
jüt
kaa kab kaç kaf kah kak kal kam kan kap kar kas kaş kat kav kay kaz
kec kef keh kek kel kem kep ker kes keş ket key kez
kıç kığ kıh kıl kın kır kıs kış kıt kıy kız
kiç kih kik kil kim kin kip kir kis kiş kit
koç kod kof koğ koh kok kol kom kon kop kor koş kot kov koy koz
kök kör kös köy köz
kuh kul kum kup kur kus kuş kut kuy kuz
küf kül kün küp kür küs küt
laf lag lak lal lam lan lap lav lay laz
leb lef leh lek lem len leş let ley
lığ lık
lif lig lik lir
lob loğ lok lop lor loş lot
lök löp lös
lub lup lut
lük lüp
maa maç mah mai mal mar mas maş mat
mea meç med meh mel men mer mes met mey
mıh mır mıy
mia mie mig mih mil mim min mir mis miş mit miz
mod mor
mug muh mum mur muş mut muy muz
nab naf nah nal nam nan nar nas nat nay naz
neb nef nem nen net nev ney nez
nik nil nim niş
nom not
nuh nuk nun nur nuş
nüh
oba
oda
oha ohm ohş
oje
oku
ole
oma
ona ons onu
ora org
oto
ova
oya
öcü
öde
öge
öğe
öhö
öke
ölç ölü
ömr
örf örk örs ört örü
öşr
öte
öze özr
paç pak pal pan pas pat pay
peç ped peh pek per pes peş pet pey
pır pıt
piç pih pik pil pim pin pir pis piş
pli
pof pog pop por pos pot poy poz
pöç pöf pöh
pub puç pud puf pul pur pus put
püf pül pür
rab rad raf rag rah rai ram ran rap ray raz
red ree ref reg reh rek rem ren res ret rey rez
rıh
rie rih rik rim riş riv
rod rok rol rom rop rot
rua rub rud ruf ruh ruj rum run rus rut ruy ruz
rün
sab sac saç sad saf sağ sah sai sak sal sam san sap sar sat sav say saz
seb sec seç seg seh sek sel sem sen ser ses set sev sez
sıç sığ sık sır sız
sia sib sif siğ sih sik sil sim sin sir sis sit siz
ski
sof sok sol som son sop sor sos soy
söğ sök sön sör söv söz
spa
suç sud suf suk sun sup sur sus suy suz
süb süm sün sür süs süt süz
şab şad şah şak şal şam şan şap şar şaş şat şaz
şeb şef şeh şek şem şen şer şeş şet şev şey
şıh şık şıp şır
şia şib şif şii şin şip şir şiş
şok şol şom şor şov
şua şuh şum şur şut şuy
şüd şüş
tab tac taç tai tak tal tam tan tap tar tas taş tat tav tay taz
teb tef teh tek tel tem ten tep ter tez
tığ tık tın tıp tır tıs
tib tic tig tiğ tih tik tim tin tip tir tiz
tok tol ton top tor tos toy toz
tör kös töz
tre
tub tuf tuğ tuh tul tum tun tur tuş tut tuz
tüf tüh tül tüm tün tüs tüp tür tüt tüy
ubu
uca ucb
udi
ufo
uht
ukm ukr
ula ulb uli ulu
umk
unf unk
ura urf urs ury
usr
uşb uşş
utm
uyu
uzm uzo uzv
ühü
ükl
ümm
üns
ürd
üre ürk ürü
üsr üss üst
üşü
ütü
üye
üzn
vad vah vak vam van var vat vav vay vaz
vea veh ver
vık vın vır vız
via vip
vur
vüs
yad yağ yah yak yal yan yap yar yas yaş yat yav yay yaz
yed yeg yeğ yek yel yem yen yer yes yet yez
yığ yık yıl yır
yin yit yiv yiz
yoğ yok yol yom yor yoz
yön
yuf yuğ yuh yum yun yut yuz
yük yün yüz
zac zaç zad zag zağ zal zam zan zar zat
zed zel zem zen zer
zıh zıl zıp zır zıt
zia zib zic zih zik zil zin zir ziy
zom zor
zud zum
zül

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 14.12.2008 – 16:19 Posted by | ORTA BİR TÜRKÇE DİLBİLKİSİ | 20 Yorum |

(**) bu yazının ilk hali şöyle başlıyordu:

Dizim dizim dizdim!

Bendeniz kimi vakit gözümün önünde durup duran şeyi göremem! Obli Bey, bundan epey önce bir bulmaca sormuştu. Kendi ifadesiyle aktarayım:

Turkcede bir fiil koku var. Tek ve kapali hece.
Kokeni itibariyle Turkce olmasina ragmen, sanki Arapcaymiscasina turetilmis (’d’ harfi ‘z’ ile ikame edilmis) ve turemis hali de baslibasina bir fiil koku gibi kullanilmaga baslanmistir (bu garabetin TDK ile ilgisi yoktur).
Bu fiil koku nedir?

Valla bulamadım, iyi mi! Yuh bana! Ama n’aptım? Bu vesileyle size çok absürd gelebilecek bir çalışmaya imza attım! Bir indekse… Yemedim içmedim, Türkçedeki azami üç harfli kelimeler indeksini oluşturdum. Ne işe yarayacak bu alet peki? Ben de bilmiyorum! Belki bilgisayar bilimcilerinin (muhtemelen tatilden henüz dönmemiş olduğu için sesi soluğu çıkmayan Bülent Bey‘in ya da Emre Bey‘in olmasa bile saz arkadaşlarının meselâ) işine yarayabilir.

Neyse, yine bu vesileyle rahmetli Muzmin Bey‘in adını hayırla ve özlemle yadedeyim. Ne güzel şeyler yapmaya başlamıştık kendisiyle karşılıklı, yazık oldu, o da kayboldu ben de…

Evet, indeksimiz ellerinizden öper…

Aç aç partisi mi düzenliyoruz, nedir bu canım! Terer yaratmanıza fırsat vermeyeceğim, hepinizi lânetliyorum!

Fakat madem kapıyı şöyle bir araladık, gelmişken bir sade kahve içelim bari Jükrüpasapaşazı’mızda. Eskileriniz hatırlayacaktır; bu pasajda bir sahafım var benim, arada bir uğrar, ince bellide çay içerim. Bir zaman önce olduğu gibi kapağı yırtık, yazarının ismi belli olmayan, sayfaları sararmış, cildi dağılmış bir kitap çarptı gözüme gene. Şair üç kitabını tek ciltte toplamış. Sevdiği bir yazar dostuna ithaf etmiş bu nüshayı, ama sonra ne olmuşsa olmuş, sahafa düşmüş kitap:

“Sevgili Mario Levi,
‘Bakarım bakarım sılam görünmez / Ara yerde yıkılan dağlar var’ diyor Karacaoğlan. Sılamız içimiz midir yoksa?!”
12.11.2000

Sahafa düşmüş imzalı kitaplar içimi acıtır benim. Bu da öyle acıttı işte. Neyse, şair efendi üşenmemiş, adetten değilse de bir önsöz döktürmüş. Buraya iki paragrafını aktarayım:

“(…)
***
Herkesin bir kitabı vardır.
Sırı dökülmüş bir sırrı.
Parçalanmış dünyalara tekabül eden parçalanmış metinler.
Kayıp kimlik parçaları, fare yeniği fotoğraflar. Yanıtları reddeden sorular, böylece adam olmalar, düşürülmüş yanıt müsveddeleri.
Kırık bir aynada baktınız mı kendinize hiç, ne gördünüz?
Su aldı mı hayal geminiz sizin de?
Anlayın, vakti geldi de geçiyor:
Herkesin 1 kitabı vardır!
***
(…)
***
İnsanın düğümlenmiş zihni’ni çözecek das erlösende Wort’u arayanlar, buraya!
Bay Palomar, siz de!..”

Şair kendine sıkı müttefikler arıyor, belli. Gelgelelim kim duyar post-postmodern dünyada onun cılız sesini!

Hadi bakalım, kitap falı açtım, sayfa 14:

NAİF FEYLESOF İÇİN ŞİİR

yazmak, yaydır belki.

sabahları ayna kırığıdır günışığı
bir gün önceki çocukluğumuzu –o tanrıcıl şeyi
kendine katıp da çıkar karşımıza
kıyım karası karşımıza.
büyümüşüzdür. uzun, eprimiş aldatma
budur, büyümüşüzdür.

yay, gerilir. ruh, fırlar
çıplak bir hendeseyle.

vurulmak için alnından

Şair, demin birkaç satırını alıntıladığım önsözde bir de Led Zeppelin şarkısözü alıntılamış: “The Song Remains the Same”. Ben o şarkının müziğini pek beğenmediğim için buraya onun yerine alâkaya maydanoz kabilinden de olsa, The Who koyayım: “Won’t Get Fooled Again”, Who’s Next.

…Dedimse de bir türlü aktaramadım onu buraya. Yerine –yine alakâya çay demleyerek– Strauss koyayım bari.

…Dedimse de, o da olmadı. Şansımıza küselim.

Ciao bella ahali. Elektra Hanım‘la Evli Bey‘in hatırını kıramayacağım için birkaç gün daha açık kalsın bari malikânemizin bahçe kapısı. Mutfak tam takır kuru bakır, ikramda bulunamadığım için bağışlayınız.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 27.01.2010 – 12:10 Posted by metinJÜKRÜPASAPAŞAZI | 10 Yorum |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)

felan…

Yayınlandı: Şubat 14, 2011 / jükrüpasapaşazı

İnsan usul usul ölmek için gelir dünyaya
Başlar her gün biraz daha insan olmaya
Ve ölürken usul usul ne tuhaf
Aşık olur, kedi besler, isim verir eşyaya

Şairlerin hası Metin Abi seslenir böyle bize. Minti Hanım uyuklar. Metin Bey tabakhaneye reçel yetiştirir. Dünya öküzün boynuzları üstünde döner. Türkiye darbe üstüne darbe (e-darbe, y-darbe, d-darbe, a-darbe…) yiyip durur. Hayat devam eder. Yorumlar benden cevap bekler. Karnım acıkır. Çişim gelir. Akşam olur. Efkar basar. Karşıki dağlar yıkılır.

Vapurlar felan.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 11.06.2008 – 16:10 Posted by metinJÜKRÜPASAPAŞAZI | 11 Yorum |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)

“İnanmazsam yazamam!” Böyle demişti büyük yazar.

20.yy Avrupa edebiyatının büyük isimlerinden Ingeborg Bachmann, karamsarca görünebilecek bir gerçekçilikle yazdı. Şiir, hikâye, deneme, radyo oyunu, inceleme, roman yazdı. Dili bir varoluş şartı saydı, hesaplaştı onunla acımasızca. Görünenin ardında yatana eğildi, çağıyla ve dünyayla hesaplaşmakta tereddüt etmeyen bir düşünen insandı. “Frankfurt Dersleri“nde dilin ne olduğunu, edebi ütopyanın ne anlama geldiğini, ahlâkın neliğini ve edebiyatla bağlantılarını, “bakir beyaz sayfanın neden gelecekte yazılacak metinleri de içerdiği”ni ve benzeri soruları sordu.

Otuz yaşına başlayan kahramanı ne diyordu sonunda: “Yeni bir dil olmadan yeni bir dünya yaratılamaz.”

Otuz Yaş” adlı hikâyesinden kısa bir alıntı:

“Çeşitli reflekslerden ve iyi eğitilmiş bir istem çıkınından oluşan ben, tarih süprüntüsüyle, dürtü ve içgüdülerin süprüntüsüyle beslenen ben, bir ayağı vahşi topraklarda, bir ayağı başı sonu görülmeyen, uygarlığın ana yolunda olan ben. Her türlü malzemeden bir karışım, keçeleşmiş, çözülüp dağılmaz, ama yine de kafasına arkadan indirilecek bir darbeyle yok edilebilecek olan ben, içine nüfuz edilmeyen, suskunluktan oluşan susturulmuş ben…”

***

Yazara göre İkinci Büyük Savaş sonrası dönem, daha da korkunç bir “savaş” dönemidir aslında. Bu savaş dış dünyada, cephelerde yürütülen bir savaş değildir; insanların iç dünyalarında yürütülen, o iç dünyayı yıkmak üzere yürütülen bir savaştır.

“Büyük olayları yazmak da, bunlardan yakınmak da çok kolaydır… Yanıbaşımızda her gün nelerin olup bittiğini, günlük yaşamda insanların küçük cinayetlerle birbirlerini nasıl öldürdüklerini söylemek; önce bu yapılmalıdır ki, büyük cinayetlere nasıl yol açıldığı anlaşılabilsin… Büyük kıyımların temeli, bu günlük cinayetlerde aranmalıdır… İnsanın insanı sevgisizliklerle, türlü yaralamalarla öldürüşü; gerçek cinayetler, bunlardır…”

“Bu sözde uygar dünyada, görünüşte uygar davranan insanlar arasında gerçekte sürekli bir savaşın egemenliğinden kuşku mu duyuyorsunuz? İnsanların birbirlerini ağır ağır öldürmekte olduklarına inanmıyor musunuz? Kimi zaman herkes açık ve seçik görebiliyor bu gerçeği, ama uzun zaman parçaları boyunca da insanlar yine belli bir dinginlik içersinde yaşayıp gidiyorlar, küçük yaralarıyla, yaralanmalarıyla birlikte ve aslında yaşanabiliyor da bunlarla.”

“Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar… ve ben anlatmak isterdim ki, savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır…”

***

Müzik ve edebiyatın ilintisi üzerine yazdığı denemenin sonunda şöyle demişti: “Üstünde yaşadığımız bu kararmakta, dilsizleşmekte ve çılgınlığın önünde geriye çekilmekte olan yıldızda, yüreklerdeki ülkeler boşaltılırken, onca düşünce ve duyguya veda edilirken, insanoğlunun sesi bir kez daha yankılandığında, bizler için yankılandığında, bunun insanoğlunun sesi olduğunun bilincine varamayacak biri düşünülebilir mi?”

***

Bütün bir yazarlık serüveni boyunca, dil, temel öge olmuştu onda. Wittgenstein’ın dil felsefesiyle ilgilenmesinin de bunda payı büyüktü. Şöyle demişti: “(…) Yazma eylemi sırasında anlam taşıyan tek bir çaba vardır: Dil için harcanan çaba. (…) Bir yazarın dili kalıcı olmadığı takdirde, söyledikleri de kalıcı olamaz.”

***

Malina” onun tek romanıydı. “İnsanın gerçek ölümü, hastalıklardan değildir, insanın insana yaptıklarındandır.”  diyordu, Malina’dan sözederken.  “Ölüm Türleri” başlığı altında yazmayı düşündüğü bir dizi romanın ilk ve tek bölümüydü bu roman.

Kendisine “Herkes aşık olabilir mi?” diye sorduklarında verdiği yanıt şuydu: “ Hayır, çünkü aşk, bir sanat eseridir.” Mutlak aşk, ancak iç dünyaların yoğunluğunda yaşanabilecek çok güç bir aşktır ona göre. “Aşk, insanı yalnızlıkların en yoğun olanına götürür.”

Akılla duygu, üretkenlikle özyıkım arasındaki çatışmanın destanıydı bir bakıma bu roman.

1971 yılında Roma’daki bir TV söyleşisinde, romanı “Malina” ile ilgili olarak konuşurken, şunları söylemişti: “(…) Savaş üzerine herhangi bir şey yazmak istemiyorum. Böylesi çok basit olurdu, benim için çok basit olurdu. Savaş üzerine herkes bir şeyler yazabilir ve savaş her zaman korkunçtur. Ama barış üstüne bir şeyler yazmak, yani bizim barış diye adlandırdığımız üzerine bir şeyler yazabilmek çünkü asıl savaş, o… Savaş, yani gerçek savaş, adı barış olan savaşın patlamasından başka bir şey değil.”

Kitaptaki kadın anlatıcının yazmaya çalıştığı kitapta ütopya başlar, dünyanın iyileştirilmesi ütopyası:

“Bir gün gelecek insanlar (…) kendi özgürlük kavramları karşısında da özgür olacaklar. Bu, daha büyük bir özgürlük olacak, ölçüsüz ve bütün bir yaşam boyunca sürecek…”

“Bir gün gelecek, binalarımız çökecek, otomobiller hurdaya dönüşmüş olacak, uçaklardan ve roketlerden kurtulmuş olacağız, tekerleğin ve atomun parçalanmasını bulmuş olmaktan vazgeçeceğiz, mavi tepelerden taze bir rüzgar esecek ve ciğerlerimizi alabildiğine dolduracak, ölmüş olacağız ve soluk alacağız, bu, hayatın ta kendisi olacak.

Çöllerde sular tükenecek, biz yeniden çöllere dönebileceğiz ve vahiylere kulak vereceğiz, savanalar, göller ve akarsular arılıklarıyla bizi çağıracaklar, elmaslar kayaların içinde kalacak ve parıltıları, hepimizi aydınlatacak, balta girmemiş ormanlar, bizi düşüncelerimizin karanlık ormanından çekip alacak, düşünmeye ve acı çekmeye son vereceğiz; bu, kurtuluşun ta kendisi olacak.”

Ama bu yalnızca bir ütopyadır. Sonunda anlatıcı, “o gün gelmeyecek” der.

***

Bachmann ve benim bir başka trajik kahramanım olan Nilgün Marmara… Şu anda nerededirler acaba? Birbirleriyle karşılaşmış mıdırlar? Böyle bir karşılaşma anının tanığı olmayı çok isterdim…

***

Bachmann, yazarak hesaplaştı. İncelikliydi. Küçücük şeylerin korkunçluğunu gördü. Gösterdi. İki kişi arasındaki gizli, gizil gerilimi gördü. Gösterdi. Faşizmin minör halini gördü. Gösterdi. “Hâlâ duymaktayım soluğunu / bir de hançer gibi sapladığın / o sözcüğü.”

“Bir güvercinde, yuvarlanan bir taşta” belki tanıyabilecekti günün birinde suretini…

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 02.09.2006 – 16:10 Posted by metinJÜKRÜPASAPAŞAZI | 24 Yorum |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)