Ocak, 2011 için arşiv

bay cy ach (2)

Yayınlandı: Ocak 25, 2011 / tavanarası

Hikâyenin hikâyesi (2)

Kaçıncı sayfada unuttum şimdi, aJan Thereis, dramatik çatışmanın karşı-unsuru olarak hikâyeye usulca sokulur. (Sok-ulur, sokul-ur.) Bu, onun marifeti olduğu kadar, hayatın da azizliğinden ileri gelmektedir. Thereis’in de tıpkı Bay Cy Ach kadar ilginç biri olduğu su götürmez. Hikâyemizin olay örgüsü, ritmi, temposu, şusu busu bir yana, bu iki karakter bir yana desek yanlış yapmış olmayız. Biliyor musunuz ki aJan Thereis olmasaydı Bay Cy Ach da olmazdı. Bilmiyorsunuz, nereden bileceksiniz. Ama göreceksiniz bunu. Ya tersi? Hayır, Bay Cy Ach olmasaydı aJan Thereis yine olurdu, gelgelelim bu hikâye kaleme alınmazdı da başka bir hikâyenin kapısı aralanırdı belki.

Şu ana kadar ne Bay Cy Ach ne de Thereis hakkında dişe dokunur bilgi edindiniz. Acele etmeyin, sırası gelecek herşeyin. Daha yeni giriştik söze. Senaryo yazmanın püf noktalarını öğreten bir yazıda söylendiği üzere, “gizemli ulumalarla kederini geceye boşaltan bir köpek, kapanan bir kapı, gülümseyen bir bebek, damlayan bir musluk, bir insanın (bir oyuncunun?) yüzü veya her türden ruh sancısı: ihtiras, kıskançlık, hırs, özlem, pişmanlık, hüzün, acı… herşey bir senaryoyu başlatabilir.” Bakalım bizim hikâyemiz nasıl başlayacak…

Ama durun, önce altbaşlığın hakkını verelim, değil mi ya.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 08.02.2009 – 16:58 Posted by metinTAVANARASI | 2 Yorum |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)

Reklamlar

bay cy ach (1)

Yayınlandı: Ocak 24, 2011 / tavanarası

Hikâyenin hikâyesi (1)

Bay İğtiğ Cy Berg Ach, arzunun, bir sis tabakası gibi üzerine çöktüğü halde havayı puslandırıp karartmak şöyle dursun daha da berraklaştırıp aydınlattığı bir şehri hayal etmişti. Bu şehirde ölülerin gömülmesi diye bir sorun yoktu; insan son nefesini verirken huzur içinde gözlerini yumuyor, dudaklarının kenarına baldan tatlı bir gülümseme iliştiriyor, ardında bıraktıklarının hiçbir şey olmamışçasına, kaldıkları yerden hayata karışmaları için kulaklarına “Hadi bakalım ahbaplar, benden bu kadar, siz devam edin eğlenceye!” diye fısıldıyordu sanki ve ölüler ülkesine göçüp giderken yalnızca suyu çekilmiş, kurumaya yüz tutmuş bedenini götürüyor, ruhunuysa öldüğü şehrin eğri büğrü sokaklarına, irili ufaklı evlerinin sandık odalarına, çatı aralarına ve ikindi üzerleri okul çıkışı sokaklarda oyun peşinde koşuşturan çocukların neşeli çağrışmalarına parça parça iliştiriyordu. Şehir, bir büyük gözün sırf kendisi için gördüğü ve gördüğünü kendine sakladığı bir arı kovanı gibiydi. Bir arzular bileşkesi olan arzu (ki büyük harfle başlatmak mı gerekir adını, evet, belki de), geceleri koyu ama yumuşak bir laciverdî örtüye bürünüyor, böylelikle gecenin bir taklitçisi oluyor, ağaran tanla birlikteyse ufuk çizgisinin bildik ve buna rağmen tuhaf sarılığında eriyip gidiyordu. Yok, erimiyordu. O da renk değiştiriyor, gökyüzünde uyumsuz bir yıldız gibi asılı durmayı kendine yediremiyordu –doğrusu bu.

Belleği anılarla nakış gibi işlenmemiş bir adamın hayalleri de olamaz bence. O yüzden diyorum ki Bay İğtiğ Cy Berg Ach (ya da kısaca Bay Cy Ach) çok yaşlı biriydi, neredeyse ihtiyar diyebileceğimiz kadar yaşlı. Lâkin hiç göstermiyordu. Hatta çocuk deseniz yeri vardı –akıllı uslu bir çocuk, büyümüş de küçülmüş değil ama akıllı ve uslu. Görünüşünde ilk elde rahatsızlık veren, uyumsuz gözüken birşey yok değildi, ancak bunun ne olduğu, olabileceği hususunda bir oydaşma sağlamak pek de mümkün müdür bilmem. Belki de mümkündür, hatta çok kolaydır bile. Yine de ben bunun hakkında en azından şimdilik bir fikir yürütmeyecek, daha doğrusu fikrimi kendime saklayacağım. Diyebileceğim şu ki, Bay Cy Ach sıradan biri değildi, hem içi hem dışıyla.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 07.02.2009 – 21:12 Posted by metinTAVANARASI | Yorum yapın |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)

yazılmamış önsözler (1)

Yayınlandı: Ocak 18, 2011 / tavanarası

Memleketten yeni gelmedim abiler.

Şu elimde görmüş olduğunuz müstesna kitabın hediyesi… diyeceğimi sanıyorsanız da yanılıyorsunuz.

Martılara simit de atmayacağım, ben olmasam ne halt edecekler?

Velhasıl, bakmayın, ben de yolcuyum.

Bu kitabın ve bu vapurun yolcusuyum.

Siz görmeseniz de yanıma yedek anahtar, isviçre çakısı, zincir, çekme halatı, aspirin, tentürdiyot, sargı bezi, hayatta kalma kılavuzu, bir de çağımın, toplumumun ve sevgilimin tırnak izlerini almayı unutmadım.

Gerçi bunlar ne işe yarayacak onu da bilmiyorum ya olsun, tedbir tedbirdir.

Neyse, lafı sündürmeyeyim saygıdeğer abilerim ablalarım, ben şuarayı severim. Ense kulak yerinde olanları da, çirozları da. Ama öyleleri vardır ki şair olduklarını bile bilmezler; şiir bir biçimde sızmıştır içlerine, esir kılmıştır onları. Şampanya gibi afili değil, su gibi sade bir esarettir bu. Onlar zaten şiir de yazmazlar, yazarlar yalnızca ve yazdıkları ne olursa olsun sonuçta şiirdir. İşte bunları daha bir severim. Aranızda şiir okumayı seven biri varsa beni anlayacaktır; şiir sevmeye başladın mı bir kez, iflah olmazsın, gece kedi gibi görürsün herbir şeyi artık, gündüz de it gibi koku alırsın.

Böyle aylak aylak sürterken şehrimde, –hangi şehirde dolaştığımın ne önemi var– ayaklarım beni kendiliğinden bir sokağa sürükledi. Şehrin neredeyse tam göbeğinde olmakla birlikte yine de şehirden uzak bir sokaktı bu.

Sokakta dikkati çekecek hiçbir aykırılık yoktu yok olmasına da, bu benim adımlarımın yönünü değiştiremedi bin kunduz aşkına, içimdeki ses oradan tornistan edip bir an önce ikilemem gerektiğini üflüyordu kulağıma!

O sokakta Bay Palomar oturuyordu, adını sık sık değiştiren Bay Palomar. Öylesine sahiciydi ki, İtalya’dan, bir romanın sayfaları arasından çıkıp gelivermişti. Kendine bulduğu yeni isim, epey lastikli ve eğlenceliydi:
Ellerimizinarasındasözcüklerinulaşamadığıensonanlamlaraerişebilmekamacıylaeskibirboşlastikdöndürenhepimizdenbiri.

Bu adı, kadim dostu, yazar Italo Calvino esinlemişti ona. (Bu iki ahbap çavuş da şair olduğunu bilmeyen -ya da bilmezlikten gelen- takımındandı.)

Koca sokakta Palomar’ın evini nasıl ayırdettim, sonra ne yaptım, bunları geçelim. Tek söyleyeceğim, allak bullak bir ruh haliyle eve dönüp odama kapandığımdır. Beni bağışlasın, şairin –Bay E…i’nin yani– evine daldım o geceyarısı, hırsız gibi. Hiç kusura bakmayın; bir şairin evi, odası, masası nasıl betimlenir beklemeyin benden bunu. Her ev gibi bir evdi işte, gamın kasavetin ufak tefek sevinçlerle karıldığı; velâkin keder, melal, hüzün ve yeisin alelâde evlerdekinden epeyce farklı ince yükler taşıdığını ve bütün bunların koskocaman, mütevazı, süssüz püssüz, gösterişten hoşlanmayan ve nedeni kendinde bir yaşam sevincinin şemsiyesi altında toplandığını hissedeceğiniz bir ev, bir oda, bir masa. Ufak bir kız çocuğunun da orada yaşadığını belli eden izler, üzerinde zamanın tozuyla kapıdan pencereden giren tozun ayırdedilemezcesine birbirine karışmasıyla sıradışına çıkmış eşyalar, iki üç kedi –her şiirhanede en az bir tanesi arzıendam etmez mi–, ucu sipsivri açılması ihmal edilmemiş ve biraz da bu yüzden korkuyla karışık saygı uyandıran kurşunkalemler filan işte…

İçeride ne kadar kaldım hatırlamıyorum şimdi. Ama ergeç çıkmak zorundaydım. Dışarıdan dayalı merdivenden inerken yanıma iki kitap müsveddesiyle bir defterden özenle koparılmış bir kağıda tumturaksız ama titiz bir elyazısıyla yazılmış iki şiiri almakla yetindim. Geride bir şair, bir ev ve çalışkan bir geçmişle belirsiz bir gelecek kaldığını söylesem kelâmımı kalıbımla biraraya getirebilir misiniz orası beni ilgilendirmez.

O iki şiirden biri pek kısaydı, şuydu:

kim
ki
mim

Valla doğrusunu isterseniz ben şiirleri yalnızca okur, sindiririm. Öyle zart diye kafadan yorumlamam. Bilmediğim birşeyler çıkarsa karşıma, sözlüğe mözlüğe bakarım o ayrı. Henri-Frédéric Blanc’ın “Üç Atış Yirmi Beş” adlı romanındaki meslek okulu öğrencisi o güzelim serseri arkadaşlara bakarsan, şiir “hiçbir şey anlatmayan bir zımbırtı”. Eh, zımbırtı değil ama, elhak, birşey “anlatmaz” bence de. Sonuç olarak, ben bu çük kadar şiirden alacağımı aldım.

Bunu kitabına niye koymamış, koyacakmış da sonradan mı vazgeçmiş bilmem. Yalnız öbür şiirin kenarına –-önceden mi sonradan mı yazıldığı belli olmayan–- bir not düşmüş: “Destursuz bağa mı girdim! Yayımlamazlarsa keyifleri bilir! Ben yazayım da…”

Mevzuyu lakırdıya boğmadan sadede geleyim abim ablam. Zaten vapur da iskeleye yanaştı yanaşacak.

Geleyim de nasıl? Şiir sevmek gibisinden bir tuhaflıkla iyice yamulmuş bir aylaktan, bohemlik rütbesine henüz erişememiş serseri kılıklı bir heriften iki çift akıllı uslu laf etmesini, sözün ucunu bir yere bağlamasını filan nice beklersüz? Şair olsaydım derdim ben de cehennemde bir mevsim, sözün simyasıyla uğraşan Rimbaud gibi: “Aklımın dağınıklığını kutsal bularak bitirdim.” Octavia Paz’ın, Heidegger’den çıkarak işaret ettiği şeyi, bağlamından koparma pahasına, burada siz saygıdeğer abilerime ablalarıma “sat”mama izin verin: …Bir hatalar ve yanlış yollara gidişin tarihi…: Kendimizden uzaklaştırdığımız dünyanın içinde yolumuzu kaybetmek. Herşeye yeniden başlamalıyız.

Doğu’nun dünyasındaysa şu varmış: “Sen gençlik ve bekâretsin. Sen ki yaşlı bir adam gibi yaslanırsın değneğine…”

Hadi bakalım geçmiş olsun, eskilerin deyişiyle karaya vasıl olduk! Kafa ütülediysem affola.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 25.07.2007 – 09:38 Posted by metinTAVANARASI | 6 Yorum |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)