Aralık, 2010 için arşiv

jazzettanka kuşu uçarken…

Yayınlandı: Aralık 30, 2010 / tavanarası

Evren (kimileri “kitaplık” diyorlar ona) bir unutma ve unutuşunuzdan dolayı cezalandırılma nesnesidir. Evrende kimi zaman sizsinizdir –Borges yanılmamıştır. Ki siz olduğunuz zamanlar, yalanın binbir mücevherle donatılmış görkemli bir taç gibi evrenin başında parıldadığı dönemlerdir. Parlak ama geçici, gürültülü ama umutsuz, güzel ama sahicilikten uzak. Babil Kulesi’nden bir bakın, benim gördüğümü göreceksiniz muhtemelen siz de.

Evrenin atlasını açın bakın. Ne göreceksiniz? Kurumuş nehirler, mahvolmuş kıtalar, gün günden sığlaşmakta olan ve bu yüzden ne yapacağını şaşırıp kendini ıssız kıyılara çarpıp duran okyanuslar… Bunların tümü sayısız yıldızda, binbir gezegende böyledir. Biraz daha yaklaştırın gözlerinizi atlasa: Bütün o yıldız ve gezegenlerde aynı kurumuş nehirleri, aynı mahvolmuş kıtaları, şaşkın ve umarsız okyanusları farkedeceksiniz. Atlas, sizin, yapraklarını açıp bakmaya başladığınız anda oluşmaya, size acıklı ve gülünç hikâyesini anlatmaya davranan şeydir. Ama ne tuhaf ki, son sayfasını çevirdiğinizde aslında onun hikâyesinin bitmediğini bilmenin hüznüyle kalakalacaksınızdır.

Ben tam öleceğim sırada farkettim samur fırçamla, renk renk boyalarımla binbir gemi, at, kule, insan doldurduğum duvarda kendimle karşılaştığımı. Artık çok geçti, olan olmuştu bir defa. Borges bunu da bilmişti; hayat sanatı taklit eder, bazen de takip eder, nadiren takdir ettiği de olur; Borges bunu imzası altına almıştır. O almasa idi başkaları alacaktı elbet. Ama konumuz bu değil şimdi. Benim ölümümdü taklit eden, sanatımı.

Stevenson’ın masalcı Browny’lerinden benim de olmuş muydu, hatırlamam zor. Hem neyi değiştirir ki bu? Ama benim bir Hokka Maymunu’m olmadı değil; ben evrene kendi evrenimin gölgesini düşürmek için günlerin gecelere bitiştiği saatlerde kelimelerle boğuşurken kafatasımın içine çöküp bağdaş kuran ve kristal hokkamın dibinde sözümden ardakalacak birkaç damla hint mürekkebine göz diken bir yaratık…

Borges, cennete kabul edilecek ruhlarda İsa’nın dürüstlük, Swedenborg’un zekâ, Blake’inse sanatçılık ve şairlik şartı koyduğuna dikkat çeker. Cenneti seçmiş, cennete seçilmiş ruhların kelimelere ihtiyacı yoktur der. Şairler gerçekten de kelimelerle konuşmazlar; onların yaptığı kelimeleri konuşturmaktır, geçip kelimelerin karşısına sessizce izlerler onları. Dürüstlük ve zekâ, bunun için gereklidir işte. Kelimeleri sessizce izlemek ve onların evrenin üzerine başka bir evren örtmelerini kavramak ve bundan yana tutum almak için.

Ve evet, Borges’in dediği üzre, artık kimse şu toprak Gnome’lerine, su Nympha’larına, ateş Salamender’lerine ve hava Sylph’lerine inanmıyor. Ki bunların hepsi birer kelimeden ibarettir. Ki kelimeler, evrenüstü bir evrene aittirler. Ki bu evrenüstü evreni kuşatan o kök-nedene ulaşmak ne kadar zor ve umutsuz bir çabadır. İnanmayan, kolay yolu seçmekle rahat edeceğini düşünüyordur. Peki bunu kelimeler gözardı eder mi diyorsanız, onu Borges’e sorabilirsiniz. Bazen Borges olduğunu düşündüğü anlarda.

Unutma ve hatırlama, ardışık ve çifte karakterli bir cezadır. Evren üzerine biçilmiş bir cezadır. Ki bir bumerang gibi geri dönüp unutanı ve hatırlayanı yaralar. Eksiltme ve çoğaltma, yakınsaklaştırma ve ıraksaklaştırma ile. Siz biliyor muydunuz ki unutuş ve hatırlama, çift başlı bir Squonk’tur. Ve iz sürmekte usta avcılar –kelime avcılarıdır bunlar– bir Squonk’u bıraktığı gözyaşına bulanmış izlerinden takip edebilirler, çünkü hayvanın ağlaması hiç kesilmez. Köşeye sıkıştırıldığında ve kaçması olanaksız göründüğünde ya da şaşırdığında ve korktuğunda bile, iki gözü iki çeşme ağlamaya başlayabilir. Squonk avcıları, özellikle ayaz geçen mehtaplı gecelerde başarılıdırlar. Böyle havalarda gözyaşları usulca dökülür ve hayvan gezinmekten hoşlanmaz; o zaman, karanlık baldıran ağaçlarının dalları altında ağlarken görülebilir. Squonk taklidi yapıp kandırarak hayvanın bir çuval içine atlamasını sağlayan bir adamın başından geçen olay şöyledir: Çuvalı sırtlayıp evin yolunu tutmuştur ki birden yükü hafifler ve ağlama kesilir. Adam çuvalı indirip içine baktığında çuvalda sadece gözyaşı ve su kabarcıkları olduğunu görür. Bunu kelimesi kelimesine tıpatıp böyle anlatan da Borges’tir bize, Borges olduğunu sandığı binbir geceden birinde.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 06.12.2006 – 17:56 Posted by metinTAVANARASI | 17 Yorum |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)

Reklamlar

gecikmiş romans (5)

Yayınlandı: Aralık 27, 2010 / tavanarası

Benim yeniden doğuşumu da, bir daha ölüşümü de gerçel hale getirecek gizilgücüm, sevgilim,

Sizi bir hayal, bir düş, bir karabasan olarak bile seviyorum. Beni bende bulacak, ben yapacak, beni hiçleştirecek, kiçleştirecek, piç edecek, uzağa götürüp atacak olsanız da. Başlangıçsız ve bitişsiz; bir çöl gibi kucaklayıcı ve sıcak, bir buzdağı gibi yarı-batık seviyorum.

Sizi seviyorum. Size sevgilim diyebilmeyi, sizi kendimden bilmeyi öğrendiğim için seviyorum. Sizi, mezarı olsa da olmasa da, en azından ölümü öpeceğiniz için bile seviyorum. Kuş gibi uçup giderken bana el sallayacağınız için seviyorum. Beni küçümsemeyeceğiniz, hor görmeyeceğiniz, beni seveceğiniz için seviyorum. Sizi kendim için de, sizin için de seviyorum.

Derin hüznüm, korkunç umarsızlığım, kaba öfkemsiniz. Korsan bayrağım, kırık pusulam diyeyim. Dahası var: Kabartma haritam, yitik atlasım. Bitmedi: Denizatım, denizaltım, denizleraltındayirmibinfersahım.

Kimselerin gelip geçmediği bir Tatar çölünde beklerken, ötesini ve ötesindekileri bilmediğim bu çölün, esirgediği düşmanlarımın yerini alışı gibi sevdiğim siz, bana gerçeğin içinde onun ötesini, dışında onun içini, soyutluğunda onun gözle görülürlüğünün tanımını veriyorsunuz.

Sizi, bir ağaç kökü gibi seviyorum.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 19.06.2007 – 08:23 Posted by metinTAVANARASI | Yorum yapın |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)

gecikmiş romans (4)

Yayınlandı: Aralık 24, 2010 / tavanarası

Söylenebilecek ne varsa söylenmedi mi? Söylendi. Yine de umut işte. Yine de bir yerlerde bizi beklemekten azıcık aşınmış da olsa halâ parıldayan birkaç kelime var. Tükendiğinde söz, tüketmiştir de. Yine de var. Adına ne denirse densin, o adın bağlamadığı bir şey bu. Öleceğini biliyor olmayı unutmak, böylelikle diğer hayvanlara benzemek. Bilginin bütün hallerinden sıyrılmak, o ezici ağırlığını atmak üzerinden.

Seninim demek, diyebilmek, ayağına takılan taşları itmekten mi ibaret? Bir konsept mi? Gitgide bayağılaşan soramamazlıklarla küflenmiş sorun, ruhunun hangi uzantısında kangrene yolaçar? Küçük felsefi dokunuş ve kaçışlar avutur mu? Kendini yola vurdun da bir çember gerçeğinden başka heybene ne doldurdun?

Yürü usulca, çaktırmadan kendine. Defol. Aynaları prozodi hatalarıyla dolu şarkılarla bakıştır. Bakışım saplantısıyla sakatlan. Dilin yerin dibine girsin. Gözün dünyayı görmesin. İki kere ikin sıfır bile edemesin.

Aşk mı diyorsun! Bağlamdan kopulur. Gramerin müflis tüccara dönüşü. Belki de bu, epi topu.

Trajik olanın –ki o ne ise– herhangi bir epizodu. Mekan, zaman ve olay örgüsü, metinden silinmiş.

Değmeyen. Yukarıdan bakıldığında, bir uçurum kenarından.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 18.06.2007 – 22:18 Posted by metinTAVANARASI | Yorum yapın |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)

gecikmiş romans (3)

Yayınlandı: Aralık 23, 2010 / tavanarası

Arka bahçeye çıkmalı. Sokaklar kirletildi, masumiyet lâzım bize. Yoğun bir sessizlik, yünlü bir kış yorganı gibi. Kieslowski olalım, renklerden beyazı biz de çekelim. Arka bahçede karşılaşmak, ah, rastlantıyla –suskunluğumuzu açığa vurmak için iyi bir fırsat işte. Zaaflar kıymetli hazinemiz değil miydi –yanlış mı hatırlıyorum?

Bu bir kurander. Kapılarımı kapat içerden. Pencereden görüneni boşver. İdare lambamızı yakayım –bellibelirsiz görülecekler listemiz hazır nasılsa. Sobamızı da. Kelimeler çıtır çıtır etmeye başlar birazdan, seyredelim anlayış şarabımızı açıp. Isınalım hatalardan arınmışlık cayır cayır yanarken sobamızın şiş karnında.

Balkonda öteberi. Çamaşırlar bembeyaz, unutmak için lekeleri. Bir kuş ölüsü buradayım ben diyor. Toz, içerideki hayat belirtisine delil –sanıldığının aksine, yaşanan evlerde çıkılmaz balkonlara. Ertelenmiş bir hayata ağıt yakma yeridir balkon. Temiz hava uyuşturur, sigara dumanı uçurur, toz yoldaşlık yapar insana, rüzgarın sesi siler süpürür benliğin anlaşılmaz kaygısını. Sezai Karakoç’a sorsan nereye, koşa koşa gidiyordur evleri balkonsuz yapan mimarların alnından öpmeye.

Ben mezarımda hışırtılı bir defne isterim, mütemadiyen neşeli bir karga isterim, seni isterim avucunda yetiştirdiğin herhangi bir çiçekçik. Su isterim içemediğim. Bütün yaşanmışlıklardan arıtılmış, duru bir bakış isterim. Yansıyıp yansımayacağını sana gizlice söylerim –öyle ki sen bile duymazsın.

Ben seni istemiştim –kitaplarda yazar. Vivaldi bir flüt konçertosu olarak bestelemişti. Chopin beğenmemiş, bir kez daha bestelemişti. Benim seni isteyişimin hakikisi işte o an çıkmıştı çeperinden. İz yapmıştı boşluğuna.

Binlerce yıldır buralarda olduğumu anlamıştım.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 16.06.2007 – 12:46 Posted by metinTAVANARASI | 3 Yorum |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)

gecikmiş romans (2)

Yayınlandı: Aralık 22, 2010 / tavanarası

İnsanın ne yapacağını bilmesi ne kadar da zor. Bazen kendisi oluvermesi, ne olup bittiğine şaşarak. Kimi, iki acı arasında kararsız ve [ş]aşkın, kalakalması. Bir sabah uyandığında, Kafka’yı hatırlayıverişi.

İnsanın beş duyusundan zoru oluşunu hiç anlayamamışımdır. Ellerinin kollarının oluşundan; dokunduğunu, gördüğünü, duyduğunu zannedişinden birşey anlayan varsa beri gelsin. Beynin salatası yapılır derler. Kör ölmeden de badem gözlüymüş derler. Bir bakıyorum damarlarımda kan akıyor gibi sanki, bir hareket bir kıpırtı filan. Birtakım tuhaf sesler çıkarıyorum durduk yerde, bunlar biraraya gelip anlamlı sözlere dönüşüyor istemdışı istemdışı –buna “dil” diyorlarmış, öyleymiş, bizi başka bazı canlılardan ayırmıyormuş ama bizi bizden ayırdığı çok oluyormuş.

Başım ağrıyor –en son bir engizisyon mahkemesinin kanlı sepetinde görmüşlerdi onu, bir kelle onca zaman sonra bile ağrıyabilir demek oluyor bu.

Unutulmuş gibi olan unutulmuştur basbayağı. Unutulma peronuna giren tren, kalkacaktır. Gecikmeler, yazgıyı unutturamaz. Ve ben trenlere bayılırım. Gecikmeleri sevmem. Belleğim de zayıftır –unutmaktan mı sözediyorduk demin?

Seni seviyorum. Olup olacağı bu. Beş duyu, dil, kendisi olmak, acı, el kol, engizisyon, unutmak falan bahane.

İnsanın ne yapamayacağını bilmesi ne kadar da kolay. Kendisi olmaktan çıkıvermesi. Raydan çıkmak. Kaza. Son. Hiç başlamamış olmanın öteki trajik adı.

Kelimeler böyledir. Raydan, yoldan, imandan çıkarır. Elma dersem çık. Kendini benden çıkar! Kendin, benden çıkar…

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 14.06.2007 – 16:39 Posted by metinTAVANARASI | 20 Yorum |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)

gecikmiş romans (1)

Yayınlandı: Aralık 21, 2010 / tavanarası

Seni, kımıltısız görünerek herşeye kıs kıs gülen bir taş gibi. Kayrak, granit, çakıl. Bir taş kadar sırtını yaz güneşine vermiş, gözleri gizli. Yanında kekik, gelincik, türlü diken. Adını andığımda içimi ısıtan o tanımsız gücü yanımda bilmek geliyor aklıma seni sevdiğimi ürperince –ki Tanrı derler ona. Dilin ötesine geçip doğumöncesi kıpırtısızlığıyla ölümötesi dinginliğinin buluştuğu sınır çizgisinde buluşuyorum kendimle. Yolunu bulur su –derin bilgi. Kımıldar yaprak, ay yükselir, okul bahçeleri cıvıldar. Kahve pişiririm kendime ikindi vakti, kahveden önce ısınır içim. İnceden fırça vuruşları, gizli pitoresk.

Üstü kalsın diyemiyorum Cemal Süreya gibi, göğe bakma durağındaki ıssızlığını aramalı Turgut Uyar’ın. Aniden bir Edip Cansever çıkıyor karşıma, kelime kuyumcusu, masa bilgesi. Kararlı adımlarla Ece Ayhan’ın öfkesini kuşanıyorum derinden, biliyorum, bileniyorum dizginsiz. Orta birden sınıfta kaldımdı –Cordoba’nın türküsünü çığırırken sesini yitirmek midir.

Kelimeler ardına bakmadan uzaklaşır, bir film setinde durakalırsın, kemanını yitirmiş bir arşe düşün. Şiirini yitirmiş bir şairin düştüğü çukurun derinliğini ölç. Seni sevecek miyim, seviyorum. Bunu kendime kabul ettirmek için susuzluk yeterli, bir ılgım, bir çöl, bir kaktüs, bir bedevi temkini, kum fırtınası. Parçalanışı gizliden öte bir Anna Karenina. İç burkucu bir Jane Austin.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 23.05.2007 – 18:41 Posted by metinTAVANARASI | 8 Yorum |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)

Dostluktur bu. Tarifi yoktur. Tarifinin olması, aşkın tarifinin oluşu gibidir; eşyanın tabiatına aykırıdır.

Sizin dost dediğinizin size dost demesi gerekmez. Öylesi, biraz konforlusudur. Kelimelere –hem de karşılıklı– dökülmesi gerekmez.

Gün olur tarif gerekirse dönüp bir bakarsınız ki dostluk dediğiniz bir kızıldeniz olur, bir unutulmuş mısra, bir görme biçimli göz, bir tarifsiz annelik hali, tellerde gezinen parmağın seviştiği birkaç nota, içe doğru hiç bitmez bir yolculuk, gerçeği bir de kendi açısından doğrulayan hayal, yalnızbaşınalıktan çok uzak bir yalnızlık erdemi, sayısı gittikçe azalan baharlardan bir bahar.

Gün gelir bir ayrılık olur, şarkılaşmış türküleşmiş, kanlı canlı.

Bir anı olur, zonklatır belleği, besler, zengin kılar, halin ve gelmemişin ucunda biraz da erimesi beklenen karlı, kahırlı bir gölge gibi süzgün durur.

Ming vazo olur, kırılır. Yapıştırmak için kırtasiyeciden edindiğiniz tüm “japon”lar, kalbinizin mezarlığında Çin Şihuang’ın 2200 yıldır çıt çıkarmaksızın, garip bir metanetle günışığını bekleyen toprak askerlerine dönüşüverir.

Quo vadis? Nereye?

Nemo ex vobis interrogat me: “Quo vadis?”
İçinizden hiçbiri bana, ‘Nereye?’ diye sormuyor.

Semerkant’a, Nepal’e, Sıkkım’a değil, hayır.

Bir dostun “Bir dost!” imzalı mektubuna. Sizin size yazmış olduğunuz bir mektuba aslında.

İçinde, o dostun sizi yanlış bir imgeyle aldattığını ifşa ve ihbar eden, harfleri gazetelerden değil de azamete, sizi minicikleştiren, önemsiz, değersiz, güçsüz, dilsiz bir hayat figüranına dönüştüren egemen dile ve kavrayış/kavratış biçimine karşı çıkarken o azameti, o dili ve kavrayış/kavratış biçimini içselleştiren bir karşı-koltuğa alışmışlık halinden kesilmiş bir mektuba.

Nereye?

Okuduğunuz sayısız kitaba “Beni yanılttınız!” demeye.

Biraz da sizin yol arkadaşlığınızla, iç sesime verdiğiniz tınıyla, kendimi bulmamda kullanacağım alet edevatla, dik, özgüvenli ve kararlı duruşum için sunduğunuz cesaret desteğiyle insan oldum, dost oldum, inançlı oldum denebilecek kitaplara, haketmedikleri, fena şeyler söylemeye, serzenişte bulunmaya, karşılarında çocuklaşmaya.

Zihninize, benliğinize, tuğla tuğla ördüğünüz varoluş serüveninin bahçe duvarlarına işlediğiniz fresklerin niye bozulduğunu anlamak için rutubet ve güherçile keşfine.

Kargacık burgacık derkenar katkılarınızla biricikleştirdiğiniz kitaplarınızı dilinize yabancı bir ülkenin bir kasaba kütüphanesine bağışlayarak hafiflemeye, dayanılmazlaşmaya, yeni bir sabaha.

“Yürü, dostum. Oyalanmak korkaklıktır. Geçmiş’in Kenti’ne ömür boyu bakıp durmak budalalıktır.” Halil Cibran’ca davranmaya.

“Kimse bilmez, ey ruh, uçurumlarını senin.” Baudelaire’e kulak vermeye.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 15.07.2006 – 13:05 Posted by metinTAVANARASI | 6 Yorum |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)