Kasım, 2010 için arşiv

4. palomar’ın çemberi

Yayınlandı: Kasım 10, 2010 / tavanarası

Bay Palomar, düşünde bir roman kahramanı olarak yüz küsur sayfa boyunca yaşadığını görmüştü. Uyandığında, gerçekliğin düşleri de kapsayan bir algı konusu olduğunu bir kez daha kendine hatırlatmayı uygun buldu. Haklıydı kuşkusuz. Bir defa, acemice kotarılmış olanları da içinde olmak üzere tüm romanlar, gerçekliği varlıklarıyla dönüştürmüş, ona kendi gerçekliklerini katarak onun alanını genişletmiş oluyorlardı. Bunun ötesinde roman kahramanları, romandışı yaşamın etkilerini, izini, renklerini üzerinde taşıyan, onun dayatmalarına en azından roman sınırları içinde şu ya da bu biçimde karşılık vermek durumunda kalan, kanlı canlı kahramanlardan yalnızca üç değil de iki boyutlu oluşlarıyla –daha doğrusu iki boyutlu oldukları yanılsaması ve yanılgısına kurban gitmeleriyle– ayırdedilebilen kimseler değil miydi? Sonra düşler… Freud’dan bu yana onlarla az mı uğraşmıştık? Ama pek az kişi onları ikincil konumdan; gölge, yansıma, tortu, iz ve böyle diğer ikincil şeyler olarak değerlendirilmekten uzak tuttu. Bir avuç insan düşlere hakkını verdi, üvey yaşantı parçaları olmaktan kurtardı onları, söylemek istediklerini ciddiye aldı. Bay Palomar o araştırıcı kimselerdendi işte; düşte roman kahramanı olduğunu görmek roman kahramanı olduğunun bilincine varmanın en kestirme, aynı zamanda da estetik yöntemiydi ona göre. Üstelik bu durum, gerçekliğin bir başka gerçeklikle; düşün romanla çakışması idi.

Bay Palomar, görünmez kentlerin birinde ve aslında hepsinde, bir kış gecesi, üç temaya; 1: biçimler; 2: söylem, anlam ve simgeler; 3: evren, zaman, sonsuzluk, ben–dünya ilişkisi ve aklın boyutları temalarına bire bir gelen betimleme, anlatı, derin düşünce roman-evrenlerinin kabuğunu çatlatarak bir başka dünyaya, onun bu çabasını okuma ediminin nesnesi yapan okurun dünyasına sıçradı. Adım adım bilgeliğe ulaşmak için çıktığı bu yürüyüşte etrafı meraklı ve kuşkucu sayısız gözle kuşatılmış olmanın ötesinde, o gözlerin aynı zamanda görülmek için de olduğunu bilmenin suskun gevezeliği ya da geveze suskunluğuyla gülümsedi. Bir ayna aradı, bu gülümseyişin gerisindeki suskun gevezeliği ya da geveze suskunluğu görebilecek gözleri görmek için; çünkü o gözlerden bir çift gözün varlığını yakından biliyordu. Gülümseyişinin bir karatavuğun ıslığı kadar söze yakın, sessizliğin söyleyebileceğinden biraz daha fazla birşey olabileceğinden ürktü bir an, yüzündeki gülümseyişi geriye sardırarak yoketti.

Gülümseyişinden sonraki Bay Palomar, okurun dünyasına sıçramış Bay Palomar’a gülümserken yakalanmış olmanın betimlenmesi zor tedirginliğiyle, gülümseyerek konuşmanın okurlarca susarak gülümseme ile karşılık bulacağını ve bunun bir tür anlaştığını sanarak anlaşma olacağını sezdi.

Görünmez kentlerin birinde ve hepsinde, Bay Palomar adlı yolcu ve okur adlı yolcu ve yazar adlı yolcu, bir kış gecesinde kendilerini birbirleriyle karatavuklar gibi ıslık çalarak konuşuyor buldular. Görünmez bir aynada suskun görünüyorlardı halbuki ve birbirlerini okuyorlardı. Gerçekliğin daha sarih kuruluşu olarak romanın, susarak, konuşarak, yazarak ve bütün bunların aynı şey olduğunu anlamayı başararak kahramanları olmaktan kimse alamazdı onları artık. Çünkü yazar adlı okurun dediğince, “herkes, yaşadığından ve bunu yaşayış biçiminden oluşmuştur”.

Ve onlar halâ yürüyorlar. Adımları birbirine karışarak, hangi adımı hangisinin attığını onca gevezeliğe ve suskunluğa rağmen hiçbiri bir sözün toksözlü dobralığına sığınma pahasına bilemeyerek.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 02.10.2008 – 21:51 Posted by metinTAVANARASI | 5 Yorum |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)

Reklamlar

taş ve tohum…

Yayınlandı: Kasım 9, 2010 / tavanarası

Mücevher kitaplar vardır. Onlar, “kitap”tır. Saftır, taşkındır, nicedir, ışıktır, meşktir, erdemin kristalize olmuşudur, aklın süzülmüşüdür, bilincin durulmuşudur, gönlün künhüdür. Onlara “kitap” denir, “kitap işte budur!” denir, sevgiyle bağra basılır, akıl tutulması onlarla aşılır, insan olunur, hayat onlarla göz kırpar insana usulca, “beni yanlış yerlerde aradın, yoruldun, gel şimdi birazcık dinlen, tekrar yola koyulmadan önce” der.

Mücevher kitaplar vardır. Onlar, “kitap”tır. Neyin diliyle yazılmışlardır? Dilin diliyle. Kelimelerin soyluluk kazandığı, içleri dolu olduğu, filizlenmeye hazır çekirdekler olduğu, alev alev yandıkları, su istedikleri bir dille. Söylemin, gramerin, sözdiziminin, vurgunun, daha birçok şeyin elbirliğiyle insana insanı, hayatı, evreni, varoluşu, varolabilmeyi, olabilmeyi hatırlatma yolunda vargüçlerini harcadıkları bir dille. Hep yokuş tırmanan bir dille, bundan bıkmayan bir dille. İnsanı rehavete, ölüm uykusuna, kelekliğe yatmaya izin ve geçit vermeyen bir dille. Eh, zor bir dille. Çetrefilli ama şefkatli, sert ama sevgili bir dille. Seven ama sevdiğini sulusepken belli etmeyen bir dille.

Elimde yıllardır bir kitap var. Elimden hiç düşürmediğim bir kitap. Düşerse incinecek bir kitap. Döne döne sayfalarını kokladığım bir kitap. Ben onu okurum. Ben onun okuruyum. Bununla övünürüm. Sevinirim. Kimselere belli etmem.

Onun adı, “Metinler”. Onu bu dünyadan geçip gittiğinde geçip gidişiyle dünyayı dönüştürmüş biri yazdı.

Onun şairinin adı, Nilgün Marmara‘ydı. Günün fay hatlarıyla Marmara gibi korkutucu olabileceğini, Nil gibi bereketli olabileceğini biliyor, bildiriyor ve bizi bu bilgi şölenine davet ediyordu.

Nilgün Marmara, davetin sonunu beklemedi. Konuklardan özür dilemedi.

“Arınalım, arınalım artık yozluklarından, şu densiz yeryüzünün kalık çirkefinden” deyiverdi.

Hep diyordu. Hep demişti. Hep dedi.

Danimarka Krallığı’nda kokuşmuş birşeyler vardı.

Hep vardı.

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 19.06.2008 – 11:45 Posted by metinTAVANARASI | 53 Yorum |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)

ince şeyleri anlamaya…

Yayınlandı: Kasım 8, 2010 / tavanarası

sözcükler bumerang gibi
döner yaralarsa seni

Şair ana söylüyor bunu. Gülten Akın. Ben onu çok geç keşfetmiştim nedense. Çok da sık karşılaşmadım şiiriyle, arada bir karşıma çıktığında sarsıldım, durdum, düşündüm. Sessizce, ayaklarımın ucuna basarak, bir hırsız gibi kaçtım oradan. Çünkü hayattan çalınanlardan bir kısmı sanki benim torbama atılmış gibiydi. Suç ortaklarından biri gibiydim. Dünyadaki bütün kötülükleri üstlenmem gerekiyordu gibi. Sorumluluk bu olmalıydı gibi. Mutlak özgürlük bir fetişti ve özgürlük fetişistliği, sorumluluk kaçkınlığı denilen hafifliği bağışlatmıyordu gibi. Neden bilmem, Gülten Akın şiiri, usulca ama keskin uçlu bir kalem tarafından yazılmış bir sorumluluk davetiyesi gibiydi. Gibi… Gibi… Kurtarmıyordu bu gibiler beni. Kaçamıyordum bu sorumluluktan. Üstleniyordum tek başıma bile.

kimi yapılar bizimdi kaldık içinde
bir baktık var bir baktık hayâl
yıkılsa yıkılsa dediydik ömrümüzce
öteki
kimi yapılardı, uzun sürdü uzun sürdü

Uzun sürdü, çok uzun. Büyüdüm, büyüdük. Yıkıntılar altında kaldık. Neyin yıkılacağını, neyin dimdik ayakta kalacağını bilemedik. Yıkılanın bizi de yıkabileceğini. Kimi yapıların bizim olduğunu sandık, içinde mahsur kalanlardık.

darıdan ufağım da
dünya sığar içime
dünyalara sığamam
sığmam oğul

Dünyalara sığmama türküleri söyledik. Dünya bize sığamadı, taştı, ortalık göle döndü. Bu göl bazen duru bir su gibiydi, bazen bir kan gölü. Kendi kanımızdı da bilemedik bile.

bu hikayenin bir ucu sendedir
kurtarmak isterim, kurtarmak isterim
bütün uçurtmaların ipi elindedir

Uçurtmalar… Uçurtmalar… Ne çok şey var söylenecek, hakkınızda! Söz biter, dünya bitmez. Dünya biter, söz bitmez. Söz biter, dünya biter. Söz biter; nesneler, eşyalar, ömür biter. Söz biter mi, kalır mı? Bitene kadar bari kalır mı? Kalan, artık, “söz” müdür?

geceye giriyor türküler ve ince şeyler

Gece, ana kucağıdır. Ama her zaman değil! Bu, bir ölümkalım bilgisidir.

bir gün birileri ötegeçelerden
ıslık çalarlar, yanıt veririz

Ama:

ah, kimselerin vakti yok
durup ince şeyleri anlamaya

Ve öyle ki:

göğü gördüm imkâna tutuldum düşü sevdim
dalıp çıkmalarım “orda bir şey”e dönüktü

***

Ben onunla böyle konuşurken konuştuğumu belli etmeden, diyorum ki kendime: Biliyorum senin bir şairin vardır, sana yazar, bilmez, bilmesine de gerek yoktur. İçin rahat olsun, de ki ona: Senin yeni bir yüzün ışıldıyor her seferinde!

Her sefer’inde!

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 29.08.2006 – 17:21 Posted by metinTAVANARASI | 38 Yorum |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) :)

vs

Yayınlandı: Kasım 5, 2010 / tavanarası

Ressamların açtığı kapıdan çıkılmaz, girilir! Hem girdiydik bile çoktan Hopper kapısından içimizdeki boşluğa ve yalnızlığa… İrili ufaklı her deniz tanıklık etmeyi kabullenir buna.

***
Yaşanmışlıkların tutunduğu daldır eşyalar. Yarıyarıya kurumuş.

***
“Bir kadın var şatonun geniş penceresinde / Kara gözlü ve kumral, belki de tanıdığım / Bir kadın, geçmiş zaman esvapları içinde / Belki başka yaşamda görüp anımsadığım”

Nerval aslında bir hayale mi aşıktı? Adrienne, o hayalin yanlış -ve böylelikle talihsiz- silueti miydi? Şairler hayalleri böyle mi severler? Hayaller, kurulmanın yanısıra sevilmek için midir de? Peki köylü kızı Sylvie ne olacak? Ne oldu?

…Nafile sorular.

***
“Dün burada yoktuysam, neden yarın burada olacak mıyım diye kaygı duymalıyım ki?
Ve bugün aranızda olduğumu nasıl doğrulayabilirim, herhangi bir kanıt sunmak elimde değilken?”

Edmond Jabès soruları bunlar da. Gizli kalmış bir şairin soruları…

***
Kapı açılır…
Kapı kapanır…
İçeride neler olmuştur, bunu ancak dışarıdakiler bilebilir.

***
Kapıların ardında nafile sorular…

***
Eşyaların ardında nafile hayatlar…

***
Kapılar… Eşyalar… Hayatlar…
Üçü de içinden geçip gitmeye yarar.

Tuvallerse suç delilidir. Kapı, eşya ve hayat ölülerini resmettikleri üzere…

***
Bir: Kaf, anka, ebabil… Hangi biri?
İki: Sırtlan iştahı, baykuş çığlığı, tilki tiki.
Üç: Kelimelerle unutmak güç.
Dört: Dön de kelimelerini gazete kağıdıyla ört.
Beş: Kelimelerin çürümüş birer leş.

Sağım solum önüm arkam sobe.

Ebenin son yanıtı:
5!
🙂

(*) İlk yayımlandığı yer: Jazzetta, 20.12.2008 – 19:44 Posted by metinTAVANARASI | 2 Yorum |
(**) Metin Sarıçizmelimehmetağa, “Kim Korkar Hain Ruhtan”, Feşmekân Yayınları. (Soyadı ve yayınevi ismi temsilidir) 🙂

haftalık program

Yayınlandı: Kasım 4, 2010 / tavanarası

Pazartesi:

Günlerin makasıyla parıldayan elin ağır ağır biçer goncalarımı. Dipten. Yeni baharları kapatırsın yüzüme. Örümceğin ağında kartpostal bir günışığı, kanıksanmış telaşlarıyla karıncalar, arılar, yolun parçası olmanın yorgunu taş.

Günlerin makası vız gelir, batarım eline.

Salı:

Hücrelerim dağılacak nasılsa. Severim onları terkedinceye dek birbirlerini. Seninkiler de dağılır -dağılmaz mı yoksa? Ne gerek yatak döşeğe, ben varım ya, onları severim ya gizliden gizliye, birbirlerini terkedişlerini ağır ağır. Dağılıştaki payımızı severim, köşe bucak.

Her sonsöz, açıktan açığadır sanılır.

Çarşamba:

Sözlerin tentürdiyot –sustum: pamuk. Habire boşaltırız ecza dolabını. Yatak çarşafını, karabasanları, bitmezlikleriyle geceleri de yıkarız bir gün elbet. Dur önce dişlerimi fırçalayayım, arsız hayallerimi, insanlık onurumu. Parlamalı dişlerim, kınında duramayan bir Yemen hançeri gibi. Coğrafya atlasında unutulmuş bir çöl gibi, ılgımlarla bunaltırım seni ve kendimi.

Perşembe:

Tahtamın kıymığında ara kanının marjinal damlasını. Sorumluluğum yok, sen yürüdün üstümde gıcırtılarla, ürpertiyle. Pencerelerimi kapadın sıkı sıkı, görmemek için olup biteni, dışarıdaki ve içerideki hengameyi. Eh çürüyelim birlikte o zaman, iliklerine işlesin rutubetim. Birimiz türbe olsun, öbürümüz ermiş. Birimiz sıfır olsun, ötekimiz bir. Kutsanır elbet kötülüğün simli örtülerle bezeli adı. Bu, adıyla sanıyla dünyadır hepten.

Cuma:

Piyadelerimi taradın, iyi mi! Ya surlarında açtığım gedikler?

Yorulmak kaçmak nedir bilmeyiz biz, annelerim hergün benim için yenilerini doğurur, annelerinin hergün senin için yenilerini doğuruşuyla aynı. Suyumuz bitmiş, yağmur elbet yağacaktır. Peksimetimiz bitmiş, bakarsın bir çaresi bulunur.

Ne bitmiş, vakitsiz öğreniriz elbet.

Cumartesi:

Spatül ve çekiç –en sevdiğim aletler. Sessizlik isterim çalışırken –eşlik eder sessizliğe. Akşama doğru içimde bir Wagner yükselir tantanayla. Sabah temiz başlayan güne, önlüğüm. Genzin dolsaydı tozumla, ıssızlığım ve insanlığımla bütün gün, anlardın sen de işin zorluğunu. Senin gibi sen yapmak için bütün bunlar, ben benim gibi miyim ki atölyende? Bu iş zor, Yonca!

Pazar:

Bugün pazar. Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar. Emir yüksek yerden geliyordu. Bakışlarımla çizikler attığım yüzünden okunuyordu.

Elbet sulh oluruz boş zamanlarımızda bebek, kirli ellerimizi yıkarken öbür elleri hatırlarız.

Sulhumuzun başında bir ak tolga. Güneş anlamaz hiçbir şeyden ve ben bahtiyarım behey şair.

Pazartesi:

Yoktur böyle bir gün. Söylenen her son söz (sonsöz), boşluğun amansız caydırıcılığına yazılmış bir önsöz müdür müdürüm?

(*) ilk yayımlandığı yer: jazzetta, 08.05.2007 – 12:15 Posted by metinTAVANARASI | 18 Yorum |
(**) metin ………., “kim korkar hain ruhtan”, ……… yayınları

godot gelmeyecek.

Yayınlandı: Kasım 3, 2010 / tavanarası

57 yıldır bekliyoruz onu… Gelmiyor bir türlü, belki de gelemiyor. Ya da ne bileyim, gelmek de istemiyor olabilir. Keyfi bilir, gelmesin! Yolumuz kesişmesin kendisiyle… Samuel Beckett belki de istemiyor yolumuzun kesişmesini. Eylemsizlik bir yenilgiyse Godot çok beklenir. Zaman gaddarsa, tecavüz kaçınılmazdır. Godot kimdir, nedir? Niye beklenir? Beklemek, zamanın gaddarlığını, hatta bizatihi zamanın kendisini onaylamak mıdır? Beklemek olmasaydı Godot olacak mıydı? Biz olmasaydık beklemek olacak mıydı? Zaman olacak mıydı, zamanın gaddarlığı olacak mıydı? Zaman var diye mi bellek vardır, yoksa tersi mi? Hangimiz Vladimir’iz, hangimiz Estragon? Birbirimizi değiştokuş edelim mi? Edebilir miyiz? Vladimir niye üstüme yapışıp kaldı? Estragon niye üstüne yapışıp kaldı? Vladimir ve Estragon’dan kurtulabilir miyiz Vladimir? Vladimir ve Estragon’dan kurtulabilir miyiz Estragon? Bu çocuk da kim böyle? Godot nerede? Niye gelmiyor, niye gelmez, niye gelmeyecek? Gelmeyecek mi? Didi, Gogo! Zalim efendi Pozzo ile ezik hizmetçi Lucky de nereden çıktılar? Godot mu gönderdi onları? Bu çocuk da kim böyle? Bu zaman da neyin nesi? Niye yok? Niye var gibi? Bu bellek de nedir böyle? Kendi aksini kışkırtır gibi? Zamanı kışkırtır gibi? Eylemsizlik bir bekleme hali midir Godot? Beklemek yaşamak mıdır? Ya da tersi? Neyi umalım? Belirsizlikten kurtulmayı mı? Eylemsizlikle umut tepişiyor Godot! Ve zaman dalgasını geçiyor bizimle, eylemsizliğimizle onu durduramıyoruz bile! Herşey değişiyor Godot ve bu umut için mi bir neden, umutsuzluk için mi? Sen bekleyişimizin hem nesnesi, hem nedeni, hem sonucu, hem gösterilenisin Godot! Sen Tanrı mısın Godot? Ve çocuk senin elçin? Zaman yok Godot, zaman diye birşey yok. Bu bir yanılsama. Neyi bekliyoruz Godot? Yolumuz niye kesişmiyor? Hiçbir yol birbiriyle kesişmiyor mu? Hayat bizi bekliyor mu? Niye hatırlamıyoruz olup biteni, olup bitecek olanı? Evet, hadi gidelim!

Kımıldamazlar. Godot gelmez. Gelmeyecektir.

Belki de o bizi bekliyordur. Biz gitmeliyizdir.

Kımıldamazlar. Oyundur bu. Oyun.

Hayat, umursamaz. Zaman, dalgasını geçer. Godot gelmez, gelmeyecektir. Ona mı gidilmelidir?

(*) ilk yayımlandığı yer: jazzetta, 23.06.2006 – 11:38 Posted by metinTAVANARASI | 5 Yorum |
(**) metin ………., “kim korkar hain ruhtan”, ……… yayınları

Dinleyici istiyorum ben, zekası ve aklıyla arası iyi olan dinleyici.

Renk renk düşünen, desen desen yazan, sözcük sözcük resmeden.

Didikleyen, inanmadan önce şüphe eden, şüphe ettikten sonra inanan, inansa da şüpheyi elden bırakmayan, kurcalayan, soran, cevaplarla arası bozuk olan.

Diklenmesini, birlikte ve ayrı yürümesini, kendini eskitmeden sevmesini bilen.

Konu mankenleri istemiyorum ben; figüranlar, gaza getiriciler, fanatikler, holiganlar istemiyorum.

Uysal koyunlar, sadık köpekler, mütevekkil eşekler de istemiyorum.

Yakarım dünyayı dedi mi gerçekten yakacak aşka kullanıyorum oyumu.

-Aşk ki aksırsan da tıksırsan da başka açıklaması yoktur.

Gemileri yaktıktan sonra pişman olmamaya, doğrunun yalancılığıyla yalanın doğruculuğu arasındaki gelgitte yitip gitmemeye, hayata yorum getirirken onu ıskalamamaya kullanıyorum.

Hiçliğin, zihinsel evrenin piçliği olup olmadığını tartışmak istiyorum.

Kiçliği ise bok çukurunda bile görmeye tahammülüm yok.

Dinleyici istiyorum ben, dinlerken konuşucu ve dinletici.

Kavramlara, kendine, hayata, ölüme saygısı olacak.

Gerçekten zeka ürünü olduğunu hissettiği şeylere saygısı olacak.

Gerçekten zeka ürünü olduğunu hissettiği şeylerin ardında namuslu bir yürek olduğundan kuşkulanmazsa saygısı olacak.

Basit birşey söyleyeceğim şimdi: Kategorilerin, tanımların, tümdengelimlerin, ortak dilin nefretini çekecek üzerine; öyle biri olacak.

Çok yetenekli sekiz kardeşin en küçüğü Wittgenstein’lar istiyorum ben;

deneyci makine mühendisleri, Bertrand Russell’la matematiksel mantık tartışmaları ürettikten sonra ıssız bir fiyordun yamacına inşa ettiği kulübeye çekilenler,

babasından kalan serveti dağıtarak aşırı sade yaşayanlar,

zekice konuşmalardan nefret eden zekiler, akademisyenlikten sonra hademelik yapanlar,

insanın düğümlenmiş zihni‘ni çözecek das erlösende Wort‘u (kurtarıcı sözcük‘ü) arayanlar arıyorum.

***

Okuryazar ve yazarokur, okurdinler ve dinlerokurlar.

Varlıklı olsa da olmasa da var olmayı tercih etmişlerle benim işim.

Kendini ve kendimi aşmakla.

(*) ilk yayımlandığı yer: jazzetta, 23.06.2007 – 15:45 Posted by metinTAVANARASI | 37 Yorum |
(**) metin ………., “kim korkar hain ruhtan”, ……… yayınları