Ekim, 2010 için arşiv

zamane soruları…

Yayınlandı: Ekim 30, 2010 / tavanarası

“Zaman” adını verdiğimiz ve haddini bilmez bir cahil cesaretiyle “evren”imizin bir boyutu kıldığımız bu ele avuca sığmaz “şey”in, kendi biyolojik hayatlarımızı ölçülendirmede kullandığımız dilimleriyle düşünmek ne derece doğru? Hadi “gün”ün ve belki an’a bir ölçüde denk düştüğünü kabul edebileceğimiz “salise”nin tekabül ettiği bir doğal ritm var da, “yıl”mış, “ay”mış, “hafta”ymış, dahası “saat”miş, “dakika”ymış, “saniye”ymiş, nedir bütün bunlar? Bir yerlere tarih düşürmekse, onun anlamı var mı peki? Bireysel ya da kollektif hafızaya, ileride işe yarayacağı düşünülen çentikler atmak mı? “Ben demiştim” şeklinde üste çıkmalara haklılık onayı verdirmek, sözü dinlenmemişliğin geç kalmış doğrulamasına peşinen zemin hazırlamak mı? Sadece ve sadece unutmak, zamanı gelince hatırlamak kaygısı mı? Yoksa zihni disipline edebilmenin koordinat sistemlerinden biri mi? Bir illüzyonun her daim yaşantılanması mı? Spekülasyona doymayan zihinsel iştahımız için zengin bir menü mü?

Peki onu sınırları keskin hatlarla çizilmiş, teknik tanımları yapılıp bütün hayati ya da keyfi faaliyetlerimizin karakterine yedirilmiş “yıl”, “ay”, “dakika” benzeri birimlerle değil de, “geçmiş, hal, gelecek” adlarıyla bölüp parçalayıp herbir parçasını muğlaklıkla, içiçe geçişlerle, bunların ötesinde de pişmanlık ve umut, övünme ve kaygı, benimseyiş ve korku, inkar ve meydan okuma ve sair duygu bazlı çıkışları kod ve kot alarak tasvir etme ve biçimlendirme gibisinden zaaflarla malul kılmaya ne demeli?

Sanırım olmayan bir şeyi oldurarak, bununla da yetinmeyip bir de üstüne onu birimlendirerek ve üstüne üstlük kayıt altına alarak, kendi yarattığımız canavarı dizginlemeye, evcilleştirmeye çalışmaktan başka bir açıklaması yok bütün bunların. Takvimlerin, ajandaların ve benzerlerinin bu canavarın elini kolunu bağlamada veya her hareketini denetim altına alarak hangi yönde, hangi hızda koşturacağını belirlemede işimize yarayan bir edevat kutusu oluşu boşuna değil gibi. Günlüklere, hatıranamelere, vakayinamelere, tarih yazımlarına ve futuristik öngörülere gelince… Bunları da ontolojik bilgiyle deontolojik bilgi arasında salınımsal hareketlerin izdüşümleri olarak görmeyi deneyebilir miyiz acaba? Bu, onlarda anlam ve işlev zehirlenmesine yol açma tehlikesi yaratır mı? Hiçlik’ten varlık’a, varlık’tan varoluş’a kaç adım atılır ve bu adımların herbirinin başlıbaşına birer öyküsü var mıdır? Bu öyküler özgün ve özgül müdür? Ve bu öyküler ille de zaman adı verdiğimiz kurmacasal ve kurgusal “boyut”la boyutlandırılmak zorunda mıdırlar?

Ve fırsat düştükçe, akıl edildikçe sorulagelen, hınzır, ölümcül soru: “Zaman” –eğer varsa– lineer midir?

Ya “zeitgeist”? Zamanın ruhu, zamansal iklim? İnsandan yola çıkıp yine insana dönen şey? Paradigmaların başına haller getiren şey?

Ya kendi halinde bir kedi? Schroedinger‘in meşhur ettiği o masum kedi?

Ya “zamanda yolculuk” fantazyaları? Ya başlangıç ve son hikayeleri? Ezel ve ebed mitleri?

Sorular bitmez. İyisi mi biz yazıyı bitirelim. Zaman, bu yazı için dursun. Akmasın. Dışına atsın bu yazıyı. Dondursun.

Tanpınar fısıldasın kulağımıza, zamanın “öte”sinde bir yerlerden:

“ne içindeyim zamanın / ne de büsbütün dışında / yekpare geniş bir anın / parçalanmış akışında”

Ha, unutmadan:

Proust, yitik zamanın izinde ne arıyordu dersiniz? Zaman elimizden kayıp giderken neleri yakalayabileceğimizin çizelgesini mi tutuyordu yoksa? Bu titizlik, bir boşluğun durmaksızın kabuğunu kaldırıp kanattığı bir yaraya işaret olmasındı?

(*) jazzetta, 02.10.2006 – 15:18 Posted by metinTAVANARASI | 16 Yorum |
(**) metin ………., “kim korkar hain ruhtan”, ……… yayınları

Reklamlar

Edebiyatın güzelliği, size sizi anlatmasıdır.
Sizi sizinle karşılaştırması, buluşturması, yüzünüze ayna tutmasıdır.
Buna mukabil, portmantonuzdaki devaynasını sapanla kırıvermesidir.

Sihirli bir aynadır tuttuğu. Yalnızca görebileceğinizi değil, göremeyeceklerinizi de gösterir. Yine de göremiyorsanız, size kalmıştır artık.

Bir atlıkarıncadır edebiyat. Biner, eğlenirsiniz. Ama dikkat, lunaparklardaki atlıkarıncalardan azıcık farklıdır; şahlanır, dörtnala uzaklaşır ve bilmediğiniz, görmediğiniz diyarlara götürür sizi.

Bir dönmedolaptır. Ama dikkat; ne zaman duracağına o karar verir.

Edebiyatın iyiliği, sizi sizinle başbaşa bırakırken, bütün bir dünyayı, bütün insanlığı, gelmişin geçmişin tozunu böceğini, henüz gelmemişin umudunu özlemini yanınıza, yanıbaşınıza, başucunuza getirip koyuvermesidir. Usulca. Usulünce. Edebince.

Demek ki salt kendinizle tanışmayacaksınızdır. İyi ki dünya vardır sizin dışınızda, iyi ki bir mana vardır. Bir sınayış, bir sınanış vardır. Kendinden menkul bir doğruluk değildir edebiyatın doğruluğu. Dayatma, zorlama, çıkıntı bir doğruluk değildir. Bir müştemilat, bir tefrişat, bir adab-ı muaşeret değildir. Binlerce yılın sınanmışlığı ile çelikleşmiş, sayısız farklı gözün görmüşlüğü ile su verilmiştir. İşbu doğruluk emretmez, tepeden bakmaz, fısıldar sadece belli belirsiz. Ya duyar, ya duymazsınız. Duyarsanız ne alâ.

Bir nendir edebiyat. Öyle bir nendir ki; Tanrı’yı yanıbaşınızda bulur, konuşursunuz. Ama konuşur gibi değil. Hayranlık duyar gibi, önünde saygıyla eğilir gibi. Yarattığını, yarattığını sevdiğini, yarattığının yaratılmaya değer olup olmadığını anlar gibi. Usulca gönenir, yavaşça doğrulur, inceden inceye gıpta eder, azıcık utanırsınız.

Ona öykünürsünüz. O, elbette izin verir. O, şüphesiz, sizi sever. Sizi şanslı kılar. Simülasyonunuza göz yumar. İster yazar, ister okur koltuğunda oturuyor olun, yanılsamanın içinde hakikati, hakikatin içinde yanılsamayı arayıp bulma oyununa kendinizi de katarsınız. Oyundur, bitecektir lakin.

Bütün bunlar, durduk yerde nereden aklıma geldi şimdi? Hiç. Ne bileyim işte, birden kendimi Varolmayan Şövalye’ye benzettim. İkiye Bölünen Vikont’a. Ağaca Tüneyen Baron’a.

Ne biliyorsunuz, belki de öyleyim. Belki de varolmayan şövalyeyim.
Belki de ikiye bölünmüşümdür.
Ağaca tünemişimdir.
Belki de zaman zaman, belki her zaman, bir Italo Calvino’yumdur ve bir Italo Calvino kahramanıyımdır ben.
1923’te Küba’nın Santiago de las Vegas’ında doğup 1985’te İtalya’nın Siena’sında cartayı çekmişimdir.
Görünmez şehirlerimi yazmışımdır.
Bir kış gecesi eğer bir yolcu, bir kitabı okumaya başlarsa, ne olabileceğini anlatıvermişimdir.
Bay Palomar’ı tanıtmışımdır size, kendime.

Ben kimim? Jazzetta blogunun yazıcısı. Bir nevi, sahibi!
Jazzetta’nın “sahibi”, bir palyaço olmasın sakın?
Sahneden inince, gösteri boyunca cebinde biriktirdiği gümüşi gözyaşlarını kulübesine gider gitmez gözpınarlarından boşaltan bir sihirbaz ya da? Ne sihirdir ne keramet.

Yok yok, o bir kurbağa-prens.
Öpüldü, kurbağa oldu.

(*) jazzetta, 10.07.2006 – 11:55 Posted by metinTAVANARASI | 6 Yorum |
(**) metin ………., “kim korkar hain ruhtan”, ……… yayınları

Ucu bucağı olmayan bir bozkır, kendi halinde çalılar, zayıf kanat çırpışlarıyla birkaç adsız kuş.
Uçarcasına giden, ardından tozu dumana katan bir araba -otomobil mi, otobüs mü, karavan mı belli değil.
Film sahnesi gibi. Antonioni’ninkiler gibi.
Uzaklaşan sesi arabanın. Çöken sessizlik. Sessizliği bozan kanat sesleri. Çalı hışırtıları.
Usuldan kadraja giren müzik.

“Bilanço usulüne göre defter tutan mükelleflerin muhasebelerini Maliye Bakanlığınca onaylanmış bilgisayar programları aracılığıyla izlemeleri zorunludur.”

Masadaki öteberiye dokunuyorum. Varlar mı? Bilmiyorum. Ben var mıyım onların gözünde? Bilmiyorum. Beynimi çıkarıp bir kavanoza koysalar. Ama yaşıyor olsa. Bir beyin olarak yaşasam. Bedenimden sıyrılsam, gözlerimden, kulaklarımdan, derimden, parmak uçlarımdan. Halâ orda mısınız eşyalar, nesneler? Halâ orda mısın madde? Halâ orda mıyım? Bana ne ad verecekler şimdi? Nasıl dokunacaklar, hangi dilde konuşacaklar?

“Bilanço usulüne göre defter tutmakla yükümlü olan ve muhasebe kayıtlarını Serbest Muhasebeci veya Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler aracılığıyla izleyen mükellefler de bu tebliğde belirlenen usul ve esaslara uymak zorundadırlar.”

Ama kitaplarımı elleyemeyeceğim o zaman. Öpemeyeceğim kızımı. Kızım beni arkadaşlarıyla tanıştıramayacak. Garip garip bakacaklar, dehşetle sarsılmış durumda. Kedim ayaklarımın dibine kıvrılamayacak. Balkon kapısını açıp çiçeklere seslenemeyeceğim su getirdim size diye.

“Mükellefler, bilgisayar programı aracılığıyla izledikleri muhasebe kayıtlarını 213 sayılı Vergi Usul Kanunu hükümleri uyarınca yasal defter ve belgelerinde olduğu gibi saklamak ve vergi inceleme elemanlarınca istendiğinde ibraz etmek…………..”

Bozkır inatla devam ediyor.
Geride kaldı o iki üç kuş.
Çalılar sefil birer leke olarak kalakaldılar.
Müzik bellibelirsiz.

Karabasanda sesiniz çıkmaz, bağırırsınız, bağırırsınız. Ayaklarınız size itaat etmez, öylece dururlar, kök salmışlardır sanki bulunduğunuz yere. Sahne kararır.

(*) jazzetta, 25.08.2006 – 12:38 Posted by metinTAVANARASI47 Yorum |
(**) metin ………., “kim korkar hain ruhtan”, ……… yayınları

“uyumadan önce söylenecekler”*

Yayınlandı: Ekim 27, 2010 / tavanarası

 

 

 

 

 

 

 

saatler, zillerini ağır ağır çalıyorlar,
ve sen zamanın aslına inebiliyorsun.*

Ve sen ağır ağır çıkarken merdivenlerden, merdivenlerin uzandığı boşluk sana kıs kıs gülüyor.

Ve sen zamanın aslının, tersine çevrilmiş bir kuyu olduğunu görüyorsun.

Ve senin bu görmen sana uzun, upuzun bir görme edimi deneyiminin sıkıcı yüküne maloluyor.

Ve sen kimi zaman sen olduğunu düşünerek kimselerin eşlikçin olmadığı bir yolculuk boyunca dönenip duruyorsun.

Ve sen kimsin ki buna cesaret ediyorsun, hangi cüretle, hangi dirayetle?

Ve sen ki seni bilmeyenden sana doğru uzanan gafilsin.

Ve sen uykunun provasında uyur gibi yapmanın hinliğiyle kendine gülüyorsun şuh kahkahalarla.

Ve sana zararı dokunanları kategorikleştirirken beyninin içine sığmayı nasıl beceriyorsun?

Ve senden uzakta sana sensiz bir sen bakıyor, görmüyor musun?

Ve sen ey zamanberisi çocuksuluğun eksiltisi, hangi kelimelere bu kadar uzaksın?

Ve seni ilk basamaktan son basamağa kadar nasıl bir hikayenin [d/]okunulmazlığında tutmalı?

Ve sonu yok bütün bunların hiçlik yarışında.

———————————————————————————————————————————–

(*) Rilke

(**) jazzetta, 18.11.2006 – 16:15 Posted by metinTAVANARASI11 Yorum |
(***) metin ………., “kim korkar hain ruhtan”, ……… yayınları

yazılı

Yayınlandı: Ekim 26, 2010 / tavanarası

Fenerbahçe’ye gitmek; adını varlığına bir türlü tam oturtamadığım, sanki bir “e”, bir “s”, bir “i” filan isteyen erguvan ağacının dibinde oturmak, soluk almak, tüm hücrelerimle soluk almak, yaşadığına şükretmek; Ziya Osman Saba’ya, en sevdiklerimden biri olan Edip Cansever’e, Hilmi Yavuz’a, “Saadet mi getiriyor rüzgar / Dolarak erguvan atlaslara?” diyen Orhan Veli’ye eşlik ederek varoluşumun sebebine teşekkür etmek gerekirdi şimdi.

Ama ben yorgunum. İncecik, ipincecik bir kederle dolup taşıyorum. Schopenhauer’e, Tschaikovsky’ye hak veriyorum. “Dinmezdi ruâfı erguvânın” diyen Şeyh Galib’i başımla tasdikliyorum. Munch’un sanki benim çığlığımı işittiğini duyar gibiyim. Ben, belki de Ruhi Bey’im. Masa da, masa.

Uzaklardaki Nilgün’ü özlüyorum. Sylvia Plath’in izinde yürüyerek beni üzmüş olan Nilgün Marmara’yı. Hiç adetim olmadığı şekilde, bir ölüm yıldönümünde onu, sevenlerinin toplandığı bir yerde seslice bir şiirini okuyarak selamladığım insanı. Hep düşünmüşümdür: Bir insanın hakkı var mıdır böyle birşeye? Tam 1972’den beri, o ipeksi hüzünle sarıp sarmalandığım yıldan beri düşünürüm bunu: Bu, isabetli bir reddiye midir? Hiçliğe karışıp gitmede kainat takvimine göre hiçbir biçimde anlamı olmayan bir küçücük zaman farkı, bu eylemi de anlamsızlaştırıp gülünçleştirmiş olmuyor mu?

Ben niye böyleyim? Niye faşizmin kahrettiği Sevgi Soysal’ı, niye Nilgün Marmara’yı, niye Tezer Özlü’yü bunca taşkınlıkla seviyorum? Niye yürümek, yürümek, yürümek istiyorum? Yürümek, nereye? Yürümek, neden? Yürümek, nasıl? Yürümek, kiminle?

Biliyorsunuz, Minti Hanım geceleri sabaha karşı çişe kalkar. Gelir, beni nazikçe uyandırır; üç kat merdivenden ineriz sessizce, işini ustalıkla icra eden bir hırsız gibi; önce tezgah dolaplarından birinin kapağını açmamı, dolabın içinde duran yemek kabına birazcık kuru mama koymamı bekler. Azıcık yer gibi yapar, bazen gider sütünü içer –son zamanlarda bundan vazgeçti- ve sonra da her zamanki gibi pencere kenarına gelerek bahçeye, sokağa çıkmayı bekler. Geçen gecelerden birinde acele etmedi çıkmak için, oturdu dışarıyı seyre daldı sakince. Kocaman, tepsi gibi bir ay vardı tepemizde. Gökyüzü ağarma öncesi son hazırlıklarını tamamlıyordu. Ben de acele etmedim, oturdum yanına. Birlikte, etrafını dikenlerin bürüdüğü minik havuza, beni bu bahar sevindirmeye azmetmiş olan kiraza, tomurcuklanmaya başlamış olan asmaya baktık. Sokak köpeğimiz Kara Hanım, bahçede değildi. Acaba sahanlıkta mı yatıyordu? Minti Hanım’ın belalısı, kedilerin bonsaisi Cazgır Hanım, merdivenaltı odunlukta yeni doğurmuş olduğu yavrularıyla meşguldü o saatte iyi ki. İkimiz de bir gün buralarda olmayacağız Minti Hanım, dedim. Kim düşünecek bunları o zaman, kim bakacak havuza yeniden kurbağaların yerleşip yerleşmediğine? Kim gökyüzünde o saatte koskocaman bir aydedenin bizi tepeden seyrettiğini görecek?

Minti Hanım, anladı. Dışarı çıkmak için patisini uzattı pencereye. Beni yalnız bırakmak için, kaygıdan uzak, ama hüzünle içlidışlı bu düşüncelerimle.

(*) jazzetta, 24.04.2007 – 12:09 Posted by metinTAVANARASI15 Yorum |
(**) metin ………., “kim korkar hain ruhtan”, ……… yayınları

affediş

Yayınlandı: Ekim 25, 2010 / tavanarası

(1)

Neyi? Kime göre? Kimi? Neden? Ne için? Ne kadar? Ne kadar süre? Ne zaman? Nerede?

Af ile affediş örtüşür mü, örtüşebilir mi? Affediş bir bumerang mıdır? Büyüklenme midir? Yaygın kabulün aksine, alçalış mıdır?

Affederek kazanır mısın, kimi, neyi kazanırsın? Kaybeder misin yoksa, kimi, neyi kaybedersin? İki sorunun da yanıtı sen mi olursun, o mu? İkiniz birden mi? İkinizle birlikte hayatlarınızın, hayatın geçmişi, bugünü, yarını mı? Affediş bir kâr-zarar tablosu kalemi midir?

Affederek kimleri eşitlersin, neleri denkleştirirsin? Neyin içini boşaltır, neyinkini doldurursun?

Bütün terazileri bozmaya hazır mısın affedişle? Pusulayı şaşmaya, rotadan sapmaya, yolunu yitirmeye? Ormanında kaybolmaya, denizinde batmaya, uçurumunda parçalanmaya? Kendininkilerde bir kez daha, bir kez daha, bin kez daha; karşındakilerde bin kez daha, bir kez daha –ya da tersi?

Affedecek kadar saf mısın? Neyi, neleri, aklının, ruhunun, kendi hikayenin hangi eski püskü, kırık dökük eşyalarını rafa kaldırmayı düşünebildin? Bu ne cafcaflı eylem, bu nice gaf? Arafta olmayı anlayabilirim, ama tarafını iyi seç. Yanılmak sana seni affettirmeyebilir sonra.

Hem sen olmayasın affedilen, affettim sanırken?

Ya da sen kim oluyorsun da affediyorsun, ben kim oluyorum da affediyorum?

Adalet meleği rolüne soyunmak? Adalet? Adaletin pamuk şekeri? Affın pamuğu, unutuşun tentürdiyotu? Adalete ihtiyaç duyanlar, adil olmayanlarla aynı gerdeğe girmeye gönüllü olanlardır. Ben yokum ki adalete ihtiyaç duyayım orada. Affedişin iki yanında da durmayı istemem. Adalet yağsın gökten, ben toprak altındayım nasılsa. Hayaletlerin boşluktan oluşan gövdesini delip geçemez affediş nesnesi olmak. Ölüler ağlamaz, gülmez, esnemez, işemez. Ayakta ve hayatta kalanların sorunu bütün bunlar. Affettim gitti onları!

“Yeryüzüne bir fırlatılmayagörelim” (Goethe), günah işlediğimizin resmidir bu. Bitmez tükenmez bir günahtır bu; yaşamaktır. Dik durmak, yalnız kalmanın savaşını vermek, sessizliği özlemek, dinlemeyi öğrenmek ve öğretmek, susmayı öğrenmek ve öğretmek, kelimeleri taşıyamayacakları yüklerden uzak tutmak, hiç değilse onlara yaşamanın kirini pasını bulaştırmamaya çalışmak… yaşama günahının ağır, kanlı, zorlu bedelleri değil midir? Affediş ve unutuşun iyi insanların intikamı olduğunu söyleyen Schiller’e kanma; intikam hoş değil. İntikam da kan getirir, kendi kanını belki de. Hem affediş ve unutuş ikiz kardeşlerdir; sarsak, unutkan, sersem, ürkünç kardeşler. Romanlarda, öykülerde filan bıktırasıya tasvir edilen gizemli bir şatoda otururlar, kasabaya hiç inmezler, merak böceği ve aşk tırtılıyla beslenirler.

Affeden mi cesurdur, unutmayan mı? Bellek bir işkence aletiyse ne yapalım? Korkup pısalım mı?

Affedilişimizin karar vericisini affetmeyiz. Affedileceği affetmek bağışlanacak şey değildir.

Affedildiğini bilen mi, bilmeyen mi, yoksa affedilmediğini bilen mi, bilmeyen mi? Dördü biraraya gelir ve bu kirli, vahşi, insansı oyun daha başlamadan kanla, kavgayla, afra tafrayla, hapisle ve afla biter.

Yerini bulan affedişler, unutma, Kaf dağının ardında.

Unut gitsin bu sersem sepelek kelimeleri de. Affet bu işe yaramaz, parlak retoriği.

***

(2)

Kimliklerimizin mahpus damında algı kırıntılarını bizimle paylaşan bir yoldaş faredir, unutma ve affedişin dışında kalış. Ruhlarını sahne boşken ve o sahneyi bir hücreye dönüştürerek soyunup dökünenler, kendilerini amnezinin huzurundan yoksun bırakmayanlar, farelerini de yanlarına alır, “ben bir yalnız kovboyum” şarkısını mırıldanarak, kendini şehir sanan kasaba irisini terkederler. Biz de fondaki siktirici müzikle koltuklarımızdan doğruluruz.

Sokaklar masumiyet yitimi ve inziva bir masumiyet eşiğiyse hiç durma, kendini şehre unuttur. Bırak affediş cinayetini o işlesin bütün o kımıl kımıllığıyla, labirent canlılarıyla.

***

(3)

“Şu görünümü bir kez daha belleğinize kazıyınız: Tamina bir kareden ötekine, önce bir ayağıyla, sonra öteki ayağıyla, daha sonra ayaklarını birleştirerek atlamak ve çizgiye değip değmediğini bilmenin önemli olduğunu anımsamak zorundadır. Böylece her gün atlaması gerekiyor ve atlarken, omuzlarında, tıpkı bir haç gibi her gün biraz daha ağırlaşan zamanın ağırlığını taşıyor.” (Milan Kundera, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı, s. 230, çev: Aydın Emeç, Can Yayınları, ikinci basım, 1978)

Zaman, suç ortağımız olmak zorunda mı? Ona bu mükafatı ve/veya cezayı kim ne hakla verme cüretinde bulunabiliyor? Zaman, binbir surat mı? Küfede taşınan sarhoş mu? Bir korku klasiği kahramanı mı? Sadece bir astrofizik problemi mi? Yoksa parıltılı, janjanlı kelimelerimizin arasına çaktırmadan karışıvermiş, davetsiz bir balo konuğu mu?

Çizgiye değelim değmeyelim çizgi var, bir çizgi var. Ve ne yazık ki bir “biz” var. Zamanla birlikte üzerlerimize çöken. Unutmak, affetmek, bu “biz”in benlerimizi görünmez, ipeksi dokunuşlu bir bıçakla öldürmesi demektir. Zaman, ruhlarımızın karanlık, kuytu köşesinde erketeye yatmıştır. Bu cinayet naif ressamların işidir, üçüncü sayfalara hiçbir zaman geçmeyecektir.

***

(4)

Yaratıcı ey, beni zaman kurgumla başbaşa bıraktın, biliyorum. Dileğim şu: beni benlik kafesinden al, zaman yoksa unutmak/unutmamak da yoktur. Affedişin su verilmiş çeliği de yoktur. Algı kapılarımdan geçen bin atlı, kargılarının ucunda, yaptıklarının şehvetli inanışından mürekkep bir zehir taşıyorlardı.

Yaratıcı ey, kelimelerim kendime armağanımdı, aralarından unutuş ve affediş yılanları çıktı, tısladılar ve sessizce soktular çatal harfleriyle.

***

(5)

İçindeki sen (Baudelaire):

Je suis la plaie et le couteau!
Je suis le soufflet et la joue!
Je suis les membres et la roue,
Et la victime et le bourreau!

Je suis de mon coeur le vampire,
– Un de ces grands abandonnés
Au rire éternel condamnés,
Et qui ne peuvent plus sourire!

İçindeki öteki sen (Hayyam):

Ezdi ke gozeşt her çe gûyî hoş nist;
Hoşbaş v’ez dî megû ke emruz hoşest.

Nietzsche:

Bana ne oldu böyle, dinle! Zaman uçup gitmiş olmasın? Düşmüyor muyum ben? Düşmedim mi ben –dinle! –sonrasızlık kuyusuna?

Nietzsche (öfkesini dinginlik sosuna bulayarak gizler):

Kızgın öğle, çimenler üstünde uyuyor. Şakıma ha! Sus! Dünya yetkin, bak.

Şakıma ha, ey çayır kuşu, ey benim gönlüm!

Dışses:

– Nietsche’nin yüzüğü Hayyam’ın kadehine düşmüş…

(Konu dağıldıkça dağılır.)

***

(6)

Bölüm 1, 2, 3 ve 4’ün tekrarı.

Tuhaf bir sessizlik. Ardından gereksiz bir uğultu. 19. yüzyıl Rus klasiklerine dönüş.

The Son.

(*) jazzetta, 30.04.2008 – 16:25 Posted by metinTAVANARASI19 Yorum |
(**) metin ………., “kim korkar hain ruhtan”, ……… yayınları

boşluk, boşluk istemez.

Yayınlandı: Ekim 23, 2010 / tavanarası

Herşey olması gerektiği gibi olacak mı?

‘Hayır’. İkisi de başka yerlere bakıyordu konuşmadan. Birden Farsus, ‘Doğruydu bütün anlattıklarım. Hepsi yakıcı birer gerçekti. Bunu sen de biliyorsun’ dedi.

Kutlug atıldı: ‘Hayır, hayır. Hepsi yalan, hepsine inanıyorum. Sen gene anlat, ne olur.’

Dedi Hayalet, çekilen ipi boğazını acıtırken, can havliyle:

Herşey olması gerektiği gibi olacak mı?
Herşey olması gerektiği gibi mi olacak?
Herşey olması mı gerektiği gibi olacak?
Herşey mi olması gerektiği gibi olacak?

Ses gelmiyordu kuyudan… Dünyanın dönüşü sürüyordu kozmik boşlukta ve canlılar üzerinde büyülü bir etki bırakıyordu bu. Her canlı kendine göre bir anlam yüklüyordu bu serüvensi dönüşe ve ardından unutup bunu uykusu gelmişse uykusuna, karnı acıkmışsa sofrasına dönüyordu… Su, kuyuda gökyüzüne bakıyordu.

Yankılandı vadinin bütün girinti çıkıntılarında sorular, uzayıp kısala:

Mı?
Olacak mı?
Gibi olacak mı?
Gerektiği gibi olacak mı?
Olması gerektiği gibi olacak mı?
Herşey olması gerektiği gibi olacak mı?
Olması gerektiği gibi olacak mı?
Gerektiği gibi olacak mı?
Gibi olacak mı?
Olacak mı?
Mı?

Döndü Hayalet, oradaki bütün boşluklar arasında gözüne kestirdiği kendi boşluğuna. Sarıldı, gözden yitip gitti birden.

Gece oldu. Akşamın gölgeleri kurşunileşti, iyiden iyiye uzadı.

Kiraz ağacı uykuya daldı. Kutlug’un kuyuda yankılanan sesini işitti düşünde. Ürperdi, yapraklarını kıpırdattı. Rüzgâr yoktu.

(*) jazzetta, 12.07.2008 – 17:39 Posted by metinTAVANARASI2 Yorum |
(**) metin ………., “kim korkar hain ruhtan”, ……… yayınları.